Loading...

Güneş Sistemi






Güneş Sistemi'ndeki gezegenler ve cüce gezegenler (24 Ağustos 2006'dan sonraki durum). Büyüklükler ölçekli olmakla birlikte Güneş'e olan uzaklıklar ölçekli değildir.

Güneş Sistemi

Güneş Sistemi; Güneş, onun çekim etkisi altında kalan sekiz gezegen ile onların bilinen 166 uydusu , beş cüce gezegen (Ceres, Plüton, Eris, Haumea, Makemake) ile onların bilinen altı uydusu, ve milyarlarca küçük gökcisminden oluşur. Küçük cisimler kategorisine asteroitler, Kuiper kuşağı nesneleri, kuyrukluyıldızlar, göktaşları ve gezegenler arası toz girer.

Güneş Sistemi; Güneş, dört yerbenzeri iç gezegen, küçük, kaya ve metal içerikli asteroitlerden oluşan bir asteroit kuşağı, dört gaz devi dış gezegen, ve Kuiper kuşağı denen buzsu cisimlerden oluşan ikinci bir kuşaktan ibarettir. Kuiper kuşağının ötesinde ise seyrek disk, gündurgun (heliopause) ve en son olarak da varsayımsal Oort bulutu bulunur.

Güneş'ten olan uzaklıklarına göre gezegenler sırasıyla Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, ve Neptün'dür. Bu sekiz gezegenin altısının çevresinde doğal uydular döner. Ayrıca dış gezegenlerin her birinin toz ve diğer parçacıklardan oluşan halkaları vardır. Dünya dışındaki tüm gezegenler adlarını Yunan-Roma mitolojisi tanrılarından alır. Beş cüce gezegen ise; Kuiper kuşağında yer alan Plüton, Haumea ve Makemake; asteroit kuşağındaki en büyük cisim olan Ceres ve seyrek diskte yer alan Eris'tir. Eris bilinen en büyük cüce gezegendir.

Terimler

Güneş etrafındaki bir yörüngede dolanan cisimler genel olarak üçe ayrılır: Gezegenler, Cüce Gezegenler ve Küçük Güneş Sistemi Cisimleri.

Güneş'in etrafında dolanan, kendine küresel bir biçim verecek kadar kütlesi olan ve yörüngesinin yakın çevresini (doğal uyduları dışında) temizlemiş gökcisimlerine gezegen denir. Bilinen sekiz gezegen vardır: Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün.

24 Ağustos 2006'da Uluslararası Astronomi Birliği (IAU), Plüton'u dışarıda bırakarak "gezegen" teriminin tanımlamasını değiştirdi. Plüton ile birlikte, Eris, Ceres, Haumea ve Makemake yeni 'cüce gezegen' sınıflaması içerisinde tanımlandı.Cüce gezegenler, kütle çekimleri dairesel bir şekle sahip olmalarına yeten fakat yörüngeleri etrafındaki diğer cisimleri temizlemeye yetmeyen gökcisimleridir. Cüce gezegen sınıflamasına aday gösterilen gökcisimleri ise Vesta, Pallas, Hygiea ve Charon'dur. (IAU tarafından Charon'un uydu mu yoksa ikili bir sisteminin parçası mı olduğuna henüz karar verilmemiştir. IAU'da Charon'un cüce gezegen olduğuna dair görüşler daha fazla olduğu için, söz konusu karar netleştiğinde Charon'da cüce gezegen olarak sınıflandırılacaktır.)

Plüton, 1930 yılındaki keşfinden, 2006 yılına kadar geçen sürede Güneş Sistemi'nin dokuzuncu gezegeni olarak kabul edilmiştir. Ancak 20. yüzyılın sonlarında ve 21. yüzyılın başlarında Plüton'a benzer birçok gökcismi keşfedilmiştir. Bu cisimlerin arasında en çok dikkati çeken Plüton'dan daha büyük olan Eris'tir.

Bunların dışında kalan ve Güneş'in etrafında dolanan gökcisimlerine Küçük Güneş Sistemi Cisimleri denir.Doğal uydular ya da aylar Güneş'in çevresinde değil de gezegenlerin, cüce gezegenlerin ya da küçük Güneş Sistemi cisimlerinin etrafında dolanan gökcisimleridir.

Bir gezegenin Güneş'ten olan uzaklığı kendi yılı boyunca değişir. Güneş'e en çok yaklaştığı duruma günberi, en uzak olduğu duruma da günöte denir.

Gökbilimciler, Güneş Sistemi içindeki uzaklıkları genellikle astronomi birimi (AB) ile ölçer. Bir AB, Güneş ile Dünya arasındaki yaklaşık uzaklıktır ve kabaca 149.598.000 km.'dir. Plüton Güneş'ten yaklaşık 38 AB uzaktayken Jüpiter kabaca 5,2 AB uzaklıktadır. Yıldızlararası uzaklık birimlerinin en bilineni olan bir ışık yılı kabaca 63.240 AB'dir.

Güneş Sistemi bazen gayri resmi olarak farklı bölgelere ayrılır. İç Güneş Sistemi, dört yerbenzeri gezegenden ve asteroit kuşağından oluşur. Bazıları dış Güneş Sistemi tanımını asteroitlerin ötesindeki her şey olarak yapar.Diğerleri ise dört gaz devini "orta bölge" olarak tanımlayıp dış Güneş Sistemini Neptün ötesi bölge olarak nitelendirir.

Yapısı


Clementine uzay sondasından çekilen ve Ay'ın ardından gelen günışığıyla görünen tutulum çemberi. Soldan sağa: Merkür, Mars, Satürn.

Güneş Sistemi'nin asıl bileşeni elbetteki sistemin bilinen kütlesinin % 99,86'sını oluşturan ve çekim kuvveti ile sistemi bir arada tutan anakolda yeralan G2V tipi bir sarı cüce olan Güneş'tir.Sistemin kalan kütlesinin % 90'ından fazlasını da Güneş'in etrafında dolanan en büyük iki gökcismi olan Jüpiter ve Satürn oluşturur.

Güneş etrafında dolanan büyük gökcisimlerinin çoğu Dünya'nın yörüngesinin tutulum adı verilen düzleminde bulunur. Gezegenler tutuluma çok yakın bulunurken kuyruklu yıldızlar ve Kuiper kuşağı gökcisimleri tutulum çemberi ile büyük açılar yapar.Gezegenlerin hepsi ve diğer gökcisimlerinin çoğu, Güneş'in kuzey kutbunun üzerindeki bir noktasından bakıldığında, Güneş'in çevresindeki yörüngede saat yönünün tersinde dolanmaktadırlar. Ancak Halley kuyruklu yıldızı gibi istisnalar bulunur.

Gökcisimleri Güneş'in çevresinde Kepler yasalarına uygun olarak devinirler. Her gökcismi, odak noktalarından birinde Güneş'in bulunduğu yaklaşık bir elips yörünge üzerinde hareket eder. Güneş'e daha yakın olan gökcisimleri daha hızlı hareket eder. Gezegenlerin yörüngeleri hemen hemen daireseldir ama birçok kuyruklu yıldız, asteroit ve Kuiper kuşağı gökcisimleri oldukça dar eliptik yörüngeler izler.

Güneş Sistemi gösterimlerinde çok büyük uzaklıkları tasvir etme zorluğuna karşı, yörüngeler genellikle eşit uzaklıkta gösterilir. Gerçekte, birkaç istisna dışında bir gezegen ya da kuşağın Güneş'e olan uzaklığı arttıkça bir önceki yörünge ile olan uzaklığı da büyür. Örneğin Venüs, Merkür'den 0,33 AB daha dışarıdadır, Satürn ise Jüpiter'den 4,3 AB daha uzaktadır. Neptün de Uranüs'ten 10,5 AB daha uzaktadır. Bu yörünge uzaklıkları arasında bağıntı kurmaya çalışan Titius-Bode yasası gibi bazı girişimler olmuş ama kabul gören bir teori çıkmamıştır.

Oluşumu ve evrimi

Güneş Sistemi'nin ilk olarak Emanuel Swedenborg tarafından 1734 yılında öne sürülen, daha sonra Immanuel Kant tarafından 1755 yılında genişletilen bulutsu varsayıma uygun olarak oluştuğuna inanılmaktadır. Benzer bir teori Pierre-Simon Laplace tarafından bağımsız olarak 1796'da üretilmiştir.Bu teoriye göre Güneş Sistemi 4,6 milyar yıl önce dev bir moleküler bulutun çökmesi sonucu oluşmuştur. Bu ilk bulutun birkaç ışık yılı genişliğinde olduğu ve birkaç yıldızın doğumuna sebep olduğu sanılmaktadır.Çok eski göktaşlarının incelenmesi sonucunda, ancak çok büyük patlayan yıldızların merkezinde oluşabilecek kimyasal elementlere rastlanması Güneş'in bir yıldız kümesi içinde ve birkaç süpernova patlamasının yakınında oluştuğuna işaret eder. Bu süpernovalardan gelen şok dalgası çevrede bulunan bulutun içinde yüksek yoğunluk bölgeleri oluşturarak iç gaz basıncını yenecek ve içe çöküşe neden olacak kütleçekimsel kuvvetlerin oluşmasına izin vererek Güneş'in oluşmasını tetiklemiş olabilir.

Sonradan Güneş Sistemi olacak olan ve güneş öncesi bulutsu olarak bilinen bölge 7.000 ile 20.000 AB çapında ve Güneş'in kütlesinden biraz daha fazla bir kütleye sahipti (0,1 ile 0,001 güneş kütlesi kadar).Bulutsu içe doğru çöktükçe açısal momentumun korunması nedeniyle daha da hızlı dönmeye başladı. Bulutsunun içindeki maddeler yoğunlaştıkça içindeki atomlar artan frekanslarla çarpışmaya başladı. Hemen hemen kütlenin tamamının toplandığı merkezin sıcaklığı, etrafındaki diske göre giderek daha da arttı. Kütleçekimi, gaz basıncı, manyetik alanlar ve dönüş, küçülen bulutsuyu etkiledikçe kabaca 200 AB çapında, kendi etrafında dönen gezegen öncesi bir diske dönüştü ve merkezde sıcak ve yoğun bir önyıldız oluştu.Güneş'in evriminin bu dönemine benzeyen, genç, birleşme öncesi güneş kütlesine sahip T Tauri yıldızları üzerine yapılan incelemeler sıklıkla gezegen oluşumu öncesi disklerin bu tür yıldızlarla bir arada bulunduğunu gösterir. Bu diskler birkaç yüz astronomik birim genişliğe ve en sıcak oldukları noktada ancak bin kelvin sıcaklığa ulaşırlar.

Yaklaşık 100 milyon yıl sonra içeri çöken bulutsunun merkezinde bulunan hidrojenin yoğunluğu ve basıncı önyıldızın nükleer füzyona başlamasına yetecek miktara gelmişti. Termal enerjinin kütleçekimsel daralmaya karşı durabildiği hidrostatik dengeye ulaşana kadar bu artış devam etti. İşte bu noktada güneş artık tam bir yıldız olmuştu.
Geride kalan gaz ve tozdan ibaret güneş bulutsusundan çeşitli gezegenler oluşmuştur. Bu oluşumun kaynaşma süreciyle olduğuna inanılmaktadır. Kaynaşma; gezegenlerin merkezde yeralan önyıldız çevresinde dönen toz taneleri olarak başlamaları, yavaş yavaş bir ile on metre çapında topaklar hâline gelmeleri, daha sonra çarpışarak 5 km çapında gezegenciklere dönüşmeleri, ve sonraki birkaç milyon yıl boyunca çarpışmalara devam ederek her yıl kabaca 15 cm kadar büyümeleri sürecidir.

İç Güneş Sistemi, su ve metan gibi uçucu moleküllerin yoğunlaşmasına izin vermeyecek kadar çok sıcaktı, dolayısıyla oluşan gezegencikler gezegen öncesi diskin yalnızca 0,6% kütlesinden ibaretti ve genel olarak silikatlar ve metaller gibi yüksek erime noktasına sahip olan kimyasal bileşiklerden oluşmuşlardı. Bu kayasal gökcisimleri sonunda yerbenzeri gezegenler oldu. Daha ötelerde Jüpiter'in kütleçekimsel etkisi gezegen öncesi gökcisimlerinin biraraya gelmesini engelledi ve geride asteroit kuşağı kaldı.Daha da ötede, donma hattının gerisinde, daha uçucu olan buzlu bileşiklerin katı kalabileceği yerde, Jüpiter ve Satürn gaz devi hâline geldi. Uranüs ve Neptün daha az madde yakalayabildi ve çekirdeklerinin hidrojen bileşiklerinden oluşan buzdan meydana geldiğine inanıldığı için buz devi olarak bilinirler.

Genç Güneş enerji üretmeye başladıktan sonra güneş rüzgârı gezegen öncesi diskte bulunan gaz ve tozu yıldızlararası uzaya doğru gönderdi ve böylece gezegenlerin oluşumunu durdurdu. T Tauri yıldızları daha kararlı ve eski yıldızlara nazaran daha güçlü yıldız rüzgârlarına sahiptir.


Gökbilimciler Güneş Sisteminin güneş anakoldan uzaklaşmaya başlayıncaya kadar bugünkü hâliyle kalacağını tahmin etmektedir. Güneş hidrojen yakıtını yaktıkça geride kalan yakıtı yakabilmek için giderek ısınır, dolayısıyla da daha hızlı yakmaya devam eder. Sonuç olarak kabaca her 1,1 milyar yılda bir yüzde on oranında parlaklığı artmaktadır.


Tahminlere göre bugünden yaklaşık 6,4 milyar yıl sonra Güneş'in çekirdeği o kadar sıcak olacak ki daha az yoğun olan üst katmanlarda da hidrojen kaynaşması oluşmaya başlayacak. Bunun sonunda Güneş şu anki çapının kabaca 100 katı kadar genişleyecek ve bir Kırmızı dev olacaktır.Sonra da oldukça artmış olan yüzey alanı nedeniyle soğumaya başlayacak ve parlaklığını yitirecektir.

En sonunda Güneş'in dış katmanları ayrılacak ve geride olağanüstü derecede yoğun bir gökcismi olan beyaz cüce kalacaktır. Bu beyaz cüce Güneş'in ilk kütlesinin yarısına sahip olacak ancak büyüklüğü dünya kadar olacaktır.


Güneş

Güneş, Güneş Sistemi'nin ana yıldızı ve en önemli öğesidir. Büyük kütlesi nükleer kaynaşmayı sürdürmek için yeterince yüksek bir iç yoğunluk sağlar. Nükleer kaynaşma çok büyük miktarlarda enerji açığa çıkarır ve bu enerjinin çoğu görünür ışık gibi elektromanyetik ışımalarla dış uzaya yayılır.

Güneş bir sarı cüce olarak sınıflandırılır ancak galaksimizde bulunan diğer yıldızlarla kıyaslandığında bu isim yanıltıcı olabilir çünkü Güneş ortalama büyüklük ve parlaklıkta bir yıldızdır. Yıldızlar, parlaklıkları ve yüzey sıcaklıklarına göre yerleştirildikleri Hertzsprung-Russell diyagramı ile sınıflandırılır. Genel olarak daha sıcak olan yıldızlar daha parlaktır. Bu modele uyan yıldızlar anakolu oluşturur ve Güneş anakolun tam ortasında yer alır. Ancak Güneş'ten daha parlak ve sıcak yıldızlara az rastlanırken, daha az parlak ve soğuk yıldızlara sıkça rastlanır.

Güneş'in anakoldaki konumunun bir yıldızın yaşamının en güzel dönemi olduğuna inanılmaktadır. Henüz nükleer kaynaşma için kullandığı yakıt olan hidrojen kaynaklarını tüketmemiştir. Güneş gittikçe daha parlaklaşmaktadır, yaşamının başlarında şu ankinden 75% daha az parlaktı.Güneş'in içinde bulunan hidrojen ve helyum oranlarının hesaplanması sonucunda yaşam süresinin yarısında olduğu ortaya çıkmaktadır. Sonunda anakoldan uzaklaşacak ve daha büyük, daha parlak ama daha soğuk olacak, kızıllaşarak yaklaşık beş milyar yıl içinde de kırmızı dev hâline gelecektir.Bu noktada parlaklığı şu anki değerinin birkaç bin katı olacaktır.

Güneş Öbek I yıldızıdır; yani evrenin gelişiminin son dönemlerinde doğmuştur. Daha yaşlı olan Öbek II yıldızlardan daha fazla miktarda, hidrojen ve helyumdan ağır elementler (gökbilimsel anlamda "metaller") barındırır.Hidrojen ve helyumdan daha ağır olan elementler eski ve patlayan yıldızların çekirdeklerinde oluşmuştur. Yani evrende bu elementlerin bulunabilmesi için ilk kuşak yıldızların ölmesi gerekmiştir. En eski yıldızlarda çok az miktarda metal varken, daha sonra doğan yıldızlarda daha fazla metal vardır. Bu yüksek metallik oranının Güneş'in gezegen sistemi oluşturmasında çok önemli olduğuna inanılmaktadır çünkü gezegenler bu metallerin kaynaşmasından oluşmuştur.

Gezegenlerarası ortam

Güneş, ışığın yanı sıra plazma denen yüklü parçacıklardan oluşan güneş rüzgârını da ışıma yoluyla uzaya yayar. Bu parçacık akımı dışarı doğru saatte yaklaşık 1,5 milyon kilometre hızla yol alır ve günküre denen, Güneş Sistemi'nin içine yaklaşık 100 AB kadar giren seyrek bir atmosfer oluşturur. Buna aynı zamanda gezegenlerarası ortam adı da verilir. Güneş'in 11 yıllık güneş çevrimi, sıklıkla oluşan güneş parlamaları ve koronal kütle atımı günküreyi karıştırarak uzayda bir hava durumu oluşturur.Güneş'in dönen manyetik alanı gezegenlerarası ortamı etkileyerek Güneş Sistemi'nde en büyük yapı olan günküresel akım katmanını oluşturur.

Dünya'nın manyetik alanı atmosferini, güneş rüzgârı ile etkileşime girmekten korur. Venüs ve Mars'ın manyetik alanı yoktur dolayısıyla da güneş rüzgârı bu gezegenlerin atmosferinin yavaş yavaş uzaya doğru kaçmasına neden olur.Güneş rüzgârının Dünya'nın manyetik alanıyla etkileşime geçmesi sonucunda manyetik kutuplar yakınlarında gözlemlenen kutup ışıkları oluşur.

Kozmik ışınlar Güneş Sistemi dışı kaynaklıdır. Günküre Güneş Sistemini kısmen korur, ayrıca gezegenlerin manyetik alanları (eğer varsa) da koruma sağlar. Yıldızlararası ortamda bulunan kozmik ışınların yoğunluğu ve Güneş'in manyetik alanının kuvveti çok uzun zaman dilimleri içinde değişiklik gösterir. Dolayısıyla da Güneş Sistemi içinde kozmik ışıma düzeyi değişiklik gösterir ama bunun ne kadar olduğu bilinmemektedir.

Gezegenlerarası ortamda en az iki disk tipi kozmik toz bölgesi bulunur. Birincisi iç Güneş Sistemi'nde yer alan ve zodyak ışıklarına neden olan zodyak toz bulutudur. Büyük bir olasılıkla, gezegenler arasındaki etkileşim nedeniyle asteroit kuşağında meydana gelen çarpışmalar sonucunda oluşmuştur.İkincisi 10 AB ile 40 AB arasında uzanır ve büyük bir olasılıkla Kuiper kuşağında meydana gelen benzer çarpışmalar sonucunda oluşmuştur.

İç Güneş Sistemi

İç Güneş Sistemi, yerbenzeri gezegenlerin ve asteroit kuşağının bulunduğu bölgeye verilen addır. Asıl olarak silikatlar ve metallerden oluşan bu bölgedeki gökcisimleri Güneş'e oldukça yakındır. Bu bölgenin yarıçapı, Jüpiter ile Satürn arasındaki uzaklıktan küçüktür. Eskiden bu bölgeye iç uzay, asteroit kuşağının ötesindeki bölgeye de dış uzay denmekteydi.

İç gezegenler

Dört iç gezegen yoğun, kayaç bir yapıya sahiptir. Doğal uyduları ya çok azdır, ya da hiç yoktur. Gezegen halkaları bulunmaz. Yüksek ergime noktasına sahip olan minerallerden oluşmuştur. Silikatlar katı taşküreyi ve yarı akışkan mantoyu oluşturur. Demir ve nikel gibi metaller ise gezegenlerin çekirdeğini oluşturur. İç gezegenlerden üçünün (Venüs, Dünya ve Mars) önemli birer atmosferi vardır. Hepsinde göktaşlarının oluşturduğu kraterler ve yanardağlar ile yarık vadiler gibi tektonik yüzey şekilleri bulunur.

Merkür

Merkür (0,4 AB) Güneş'e en yakın ve en küçük (0,055 Dünya kütlesi) gezegendir. Doğal uydusu yoktur ve göktaşı kraterlerinden başka bilinen tek jeolojik özelliği; büyük bir olasılıkla oluşumunun başlarında geçirdiği büzülme döneminde oluşmuş olan "kırışıklık sırtları"dır.


Merkür'ün önemsenmeyecek kadar az olan atmosferi güneş rüzgârı nedeniyle yüzeyinden kopan atomlardan oluşur.Görece büyük demir çekirdeği ve ince mantosu henüz tam olarak açıklanamamıştır. Varsayımlar arasında, büyük bir çarpışma nedeniyle dış katmanlarından kurtulduğu ve genç Güneş'in enerjisi yüzünden tam olarak kaynaşma yoluyla büyüyemediği vardır.

Venüs

Venüs (0,7 AB) boyut olarak Dünya'ya yakındır (0,815 Dünya kütlesi) ve Dünya'ya benzer şekilde demir çekirdeğin çevresinde kalın silikat bir mantosu, önemli ölçüde bir atmosferi vardır, ayrıca iç jeolojik etkinliğin varlığına dair kanıtlar mevcuttur. Ancak Dünya'dan çok daha kurudur ve atmosferi doksan kat daha yoğundur. Venüs'ün doğal uydusu yoktur. Yüzey sıcaklığı 400 °C'nin üzerindedir, muhtemelen atmosferdeki sera gazları miktarının sebep olduğu bu durum Venüs'ü en sıcak gezegen yapar.Günümüzde jeolojik etkinlik olduğuna dair kesin kanıtlar bulunmamakla birlikte, Venüs'ün önemli ölçüde bir atmosferi oluşturacak manyetik alanı olmamasından dolayı, varolan atmosferin ancak volkanik patlamalarla yenilendiği sanılmaktadır.


Dünya

Dünya yörüngesinden gözüken güney kutup ışıkları.

Dünya (1 AB) iç gezegenlerin içinde en büyük ve en yoğun olandır. Jeolojik etkinliği devam ettiği ve üzerinde yaşam olduğu bilinen tek gezegendir. Sıvı suküresi (hidrosfer) yerbenzeri gezegenler arasında eşsizdir ve levha hareketlerinin gözlemlendiği tek gezegendir. Dünya'nın atmosferi diğer gezegenlerin atmosferlerinden tamamen farklıdır, yaşamın olması nedeniyle 21% serbest oksijen içerecek şekilde değişmiştir. Güneş Sistemi içindeki yerbenzeri gezegenler arasında tek büyük doğal uyduya, Ay'a sahip olan gezegendir.

Mars

Mars (1,5 AB) Dünya ve Venüs'ten küçüktür (0,107 Dünya kütlesi). Çoğunlukla karbon dioksitten oluşan önemli bir atmosferi vardır. Olympus Mons gibi yanardağlar ve Valles Marineris gibi yarık vadilerle kaplı olan yüzeyi çok yakın zamanlara kadar jeolojik etkinliğin devam ettiğini göstermektedir. Mars'ın iki çok küçük doğal uydusu vardır. Deimos ve Phobos'un Mars'ın çekimine kapılmış olan asteroitler olduğu düşünülmektedir.

Asteroitler asıl olarak kaya ve uçucu olmayan minerallerden oluşan küçük, Güneş Sistemi gökcisimleridir.

Ana asteroit kuşağı Mars ile Jüpiter arasında, Güneş'ten 2,3 ile 3,3 AB uzaklıktadır. Güneş Sistemi'nin oluşumundan kaldıkları ve Jüpiter'in kütleçekim gücü nedeniyle biraraya gelip bir gezegen oluşturamadıkları düşünülmektedir.

Asteroitlerin büyüklüğü birkaç yüz kilometreden mikroskobik boyutlara kadar değişmektedir. En büyükleri olan Ceres dışında hepsi Güneş Sistemi küçük gökcismi olarak sınıflandırılır, ancak Vesta, Pallas ve Hygiea gibi bazı asteroitler hidrostatik dengeye ulaştıkları kanıtlanırsa cüce gezegen olarak yeniden sınıflandırılabilirler.

Asteroit kuşağı içinde çapı bir kilometreyi geçen onbinlerce belki de milyonlarca gökcismi bulunur.Buna rağmen ana asteroit kuşağının toplam kütlesinin Dünya'nın kütlesinin binde birini geçmesi pek olası değildir.Ana kuşak çok yoğun değildir ve uzay sondaları sorunsuz olarak buradan geçebilmektedir. Çapları 10 ile 10-4 m arasında kalan asteroitler göktaşı olarak adlandırılır.

Ceres

Ceres (2,77 AB) asteroit kuşağı içindeki en büyük gökcismidir ve cüce gezegen olarak sınıflandırılmıştır. Çapı 1000 km'nin biraz altındadır, bu da kendi yerçekiminin küresel bir şekil oluşturabilmesi için yeterlidir. Ceres 19. yüzyılda ilk keşfedildiğinde gezegen olarak düşünülmüş ancak daha sonraları diğer asteroitlerin de ortaya çıkmasıyla 1850'lerde asteroit olarak sınıflanmıştır.2006 yılında cüce gezegen olarak yeniden sınıflandırılmıştır.

Asteroit grupları

Ana kuşaktaki asteroitler yörünge özelliklerine göre gruplara ve ailelere ayrılır. Asteroit uydular, daha büyük asteroitlerin etrafında dönen asteroitlerdir. Gezegenlerin uyduları kadar belirgin olarak ayrılamazlar, ve bazen etrafında döndükleri asteroit kadar büyük olurlar. Asteroit kuşağında ayrıca Dünya'nın suyunun kaynağı olabilecek ana kuşak kuyruklu yıldızları da bulunur.

Truvalı asteroitler Jüpiter'in Lagrange noktaları olan L4 ve L5 noktalarının (bir gezegenin yörüngesinde kütleçekimsel olarak kararlı bölgeler) her iki yanında yer alır. "Truvalı" terimi ayrıca diğer gezegen ve uyduların Lagrange noktalarında bulunan küçük gökcisimleri içinde kullanılır. Hilda ailesi Jüpiter ile 2:3 yörüngesel rezonans içindedir, yani Jüpiter'in Güneş etrafında dolandığı her iki turda Hilda ailesi asteroitleri üç tur atar.

İç Güneş Sistemi içinde ayrıca birçok başıboş asteroit de bulunur. Bunların yörüngeleri iç gezegenlerin yörüngeleri ile kimi zaman çakışır.

Orta Güneş Sistemi

Güneş Sistemi'nin orta bölgesinde gaz devleri ve bunların gezegen boyutunda uyduları yer alır. Centaurlar gibi birçok kısa dönemli kuyruklu yıldız da bu bölgede bulunur. Bu bölgeye bazen "dış Güneş Sistemi" de denir ancak bu terim son zamanlarda Neptün ötesindeki bölge için kullanılmaktadır. Bu bölgede bulunan katı gökcisimleri iç Güneş Sistemi'nin kayalıklı üyelerinden daha yüksek oranda "buz" içeren (su, amonyak ve metan) bir yapıya sahiptir.

Dış gezegenler

Dört dış gezegen ya da gaz devi Güneş'in çevresindeki yörüngede dönen kütlenin 99%'unu oluşturur. Jüpiter ve Satürn'ün atmosferleri asıl olarak hidrojen ve helyumdan oluşur. Uranüs ve Neptün'ün atmosferlerinde yüksek yüzdelerde su, amonyak ve metan "buz"u bulunur. Bazı gökbilimciler bu iki gezegenin "buz devi" adı verilen başka bir sınıfta değerlendirilmesini önermiştir.Gaz devlerinin dördünün de gezegen halkaları vardır ancak sadece Satürn'ün halkaları Dünya'dan kolaylıkla gözlemlenmektedir.

Jüpiter

Jüpiter (5,2 AB), diğer gezegenlerin tüm kütlesinin 2,5 katına denk gelen 318 Dünya kütlesiyle en büyük gezegendir. Asıl olarak hidrojen ve helyumdan oluşmuştur. Jüpiter'in kuvvetli iç ısısı atmosferinde bulut kuşakları ve Büyük Kırmızı Leke gibi yarı kalıcı oluşumlara neden olur. Jüpiter'in bilinen altmış üç doğal uydusu vardır. En büyük dört uydusu Ganymede, Callisto, İo, ve Europa yanardağ oluşumu ile içeriden ısınma gibi özellikler bakımından yerbenzeri gezegenler ile benzerlikler gösterir.Güneş Sistemi'nin en büyük doğal uydusu Ganymede Merkür'den daha büyüktür.


Satürn

Satürn (9,5 AB), geniş halkaları ile tanınır ve atmosferik içeriği gibi çeşitli noktalarda Jüpiter ile benzerlik gösterir. Satürn'ün kütlesi çok daha azdır (95 Dünya kütlesi). Satürn'ün altmış bilinen ve üç tane doğrulanmamış doğal uydusu vardır. Bunların ikisi Titan ve Enceladus buzdan oluşmalarına rağmen volkanik etkinlik gösterir. Titan, Merkür'den daha büyüktür ve Güneş Sistemi'nde önemli bir atmosfere sahip olan tek uydudur.

Uranüs

Uranüs (19,6 AB), dış gezegenlerin en hafifidir (14 Dünya kütlesi). Gezegenler arasında tutulum çemberi ile doksan derecenin üzerinde açı yapan eksenel eğikliğe sahip tek gezegendir, Güneş'in etrafında yan yatmış olarak döner. Çekirdeği diğer gaz devlerine göre daha soğuktur ve uzaya çok az ısı yayar. Uranüs'ün yirmi yedi bilinen doğal uydusu vardır. Bunlar arasında en büyükleri Titania, Oberon, Umbriel, Ariel ve Miranda'dır.

Neptün

Neptün (30 AB), Uranüs'ten biraz küçük olmasına rağmen daha ağır (17 Dünya kütlesi) ve yoğundur. Daha fazla iç ısı yaymasına rağmen bu Jüpiter ve Satürn'den daha azdır. Neptün'ün bilinen on üç doğal uydusu vardır. En büyüğü Triton sıvı nitrojenden kaynaçları ile jeolojik olarak etkindir. Triton, geri devimli yörüngeye sahip olduğu bilinen tek doğal uydudur.
Kuyruklu yıldızlar

Kuyruklu yıldızlar, yalnızca birkaç kilometre büyüklüğünde olan, asıl olarak uçucu buzlardan oluşan Güneş Sistemi küçük gökcisimleridir. Oldukça fazla dışmerkezli yörüngeleri bulunur. Genellikle günberileri iç gezegenlerin yörüngeleri yakınında, günöteleri de Plüton'un ötesindedir. Bir kuyruklu yıldız iç Güneş Sistemi'ne girdiğinde Güneş'e yakınlığı nedeniyle buzdan yüzeyleri süblimleşerek iyonize olur ve çıplak gözle görülebilen gaz ve tozdan oluşan uzun kuyruklu yıldız saçını (koma) oluşturur.

Kısa periyotlu kuyruklu yıldızlar iki yüz yıldan az süren yörüngelere sahiptir. Uzun periyotlu kuyruklu yıldızların yörüngesi binlerce yıl sürer. Kısa periyotlu kuyruklu yıldızların Kuiper kuşağında, Hale-Bopp kuyruklu yıldızı gibi uzun periyotlu kuyruklu yıldızların da Oort bulutunda doğduklarına inanılır. Kreutz grubu gibi birçok kuyruklu yıldız grubu tek bir ana kuyruklu yıldızın parçalanmasıyla oluşmuştur.Hiperbolik yörüngeye sahip bazı kuyruklu yıldızlar Güneş Sistemi dışından gelmiş olabilir ancak bunların yörüngelerini belirlemek oldukça zordur.Uçucu bileşenlerinin çoğu Güneş'e yaklaştıklarında oluşan ısınma nedeniyle artık tamamen kaybolmuş olan eski kuyruklu yıldızlar sıklıkla asteroit olarak sınıflandırılır.

Centaurlar

Centaurlar, Jüpiter ile Neptün arasındaki bölgede yörüngede olan, 9 ile 30 AB uzaklıkta bulunan, buzdan oluşan kuyruklu yıldız benzeri gökcisimleridir. Bilinen en büyük centaur 10199 Chariklo'nun çapı 200 ile 250 km arasındadır. İlk keşfedilen centaur 2060 Chiron kuyruklu yıldız olarak adlandırılmıştır çünkü Güneş'e yaklaştıkça kuyruklu yıldızlar gibi bir kuyruk oluşturur.Bazı gökbilimciler centaurları içeri doğru saçılmış Kuiper kuşağı gökcisimleri olarak sınıflandırır.

Neptün ötesi bölge

Neptün'ün ötesindeki alan ya da "Neptün ötesi bölge", hâlâ büyük oranda keşfedilmemiş durumdadır. En büyüğü Dünya'nın beşte biri kadar bir çapa ve Ay'dan daha küçük bir kütleye sahip, çoğunlukla kaya ile buzdan oluşmuş, oldukça çok sayıda küçük gezegencikten meydana geldiği görünmektedir. Bu bölge bazen dış Güneş Sistemi olarak ifade edilmekteyse de bazıları bu terimi asteroit kuşağının ötesi için kullanır.

Kuiper kuşağı

Kuiper kuşağı bölgenin ilk oluşumudur ve asteroit kuşağına benzer şekilde büyük bir enkaz halkasıdır ancak büyük ölçüde buzdan oluşmuştur. Güneş'ten 30 ile 50 AB uzaklıktadır. Bu bölgenin kısa periyotlu kuyruklu yıldızların doğduğu yer olduğu düşünülmektedir. Genel olarak küçük Güneş Sistemi cisimlerinden oluşmuştur fakat Quaoar, Varuna, (136108) 2003 EL61, (136472) 2005 FY9 ve Orcus gibi Kuiper kuşağının en büyük cisimleri cüce gezegenler olarak tekrar sınıflandırılabilir. Çapı 50 km'nin üzerinde 100.000'den fazla Kuiper kuşağı gökcismi olduğu tahmin edilmektedir ancak Kuiper kuşağının toplam kütlesinin Dünya'nın kütlesinin onda biri hatta yüzde biri olduğu düşünülmektedir. Birçok Kuiper kuşağı gökcisminin birden fazla doğal uydusu vardır. Çoğunun yörüngesi tutulum çemberinin dışına çıkar.

Kuiper kuşağı kabaca "rezonant" kuşak ve "klasik" kuşak olarak ikiye ayrılabilir. Rezonant kuşak, yörüngesi Neptün'ün yörüngesine bağlı olan gökcisimlerinden oluşur. Örneğin Neptün'ün her üç dönüşü için iki kere dönen ya da her iki dönüşü için bir kere dönen gökcisimleri gibi. Rezonant kuşak aslında Neptün'ün yörüngesi içinde başlar. Klasik kuşakta Neptün ile rezonans hâlinde olmayan gökcisimleri bulunur ve kabaca 39,4 AB ile 47,7 AB arasında yer alır. Klasik Kuiper kuşağının bireyleri ilk keşfedilen üyeleri (15760) 1992 QB1'in isminden ötürü cubewano olarak adlandırılır.
Plüton ve Charon

Plüton (ortalama 39 AB) cüce gezegeni Kuiper kuşağının bilinen en büyük gökcismidir. 1930 yılında keşfedildiğinde Güneş Sistemi'nin dokuzuncu gezegeni olarak değerlerdirilmişti, 2006 yılında resmî bir gezegen tanımının kabulünden sonra bu değişmiştir. Plüton'un yörüngesi görece dış merkezlidir. Tutulum düzlemiyle 17 derecelik bir açı yapar ve günberide 29,7 AB'den (Neptün'ün yörüngesi içinde) günötede 49,5 AB'ne kadar uzanır.

Plüton'un en büyük uydusu olan Charon'un gelecekte uydu sınıfında mı kalacağı yoksa cüce gezegen olarak mı sınıflandırılacağı kesinlik kazanmamıştır. Plüton ve Charon yüzeylerinin ötesindeki bir kütle merkezinin etrafındaki yörüngede döner ve bundan dolayı Plüton-Charon bir ikili sistem oluşturur. Daha küçük olan iki doğal uydu Nix ve Hydra Plüton ile Charon'un etrafında döner.
Plüton Neptün ile 3:2'lik bir rezonans içinde (Neptün'ün Güneş etrafında her üç dönüşü için Plüton iki kere döner) rezonans kuşağında yer alır. Kuiper kuşağı içinde bu rezonansı paylaşan gökcisimlerine plütinolar denir.

Seyrek disk

Seyrek disk Kuiper kuşağı ile örtüşür ama daha da dışarıya doğru uzanır. Seyrek diskte bulunan gökcisimlerinin Kuiper kuşağından geldiğine inanılır. Bu gökcisimleri Neptün'ün oluşum aşamasındaki dışarı doğru hareketi sırasında meydana gelen kütleçekimsel etkiler sonucunda kararsız yörüngelere saçılmışlardır. Seyrek diskteki gökcisimlerinin çoğunun günberisi Kuiper kuşağı içindedir ama günötesi 150 AB kadar uzaktadır. Bu gökcisimlerinin yörüngeleri tutulum düzlemi ile oldukça eğimlidir ve hatta kimi zaman diktir. Bazı gökbilimciler seyrek diskin Kuiper kuşağının bir bölgesi olarak değerlendirir ve buradaki nesneleri "seyrek Kuiper kuşağı nesneleri" olarak tanımlarlar.

Eris



Eris ve doğal uydusu Dysnomia

Eris (ortalama 68 AB) bilinen en büyük seyrek disk gökcismidir. Tahmini 2400 km'lik çapıyla Plüton'dan 5% daha büyük olması nedeniyle bir gezegenin nasıl tanımlanacağı konusundaki tartışmaları başlatmıştır. Bilinen cüce gezegenlerin en büyüğüdür. Tek doğal uydusu Dysnomia'dır. Plüton gibi yörüngesi oldukça dış merkezlidir. Günberisi 38,2 AB (kabaca Plüton'un Güneş'ten uzaklığına eş) ve günötesi 97,6 AB'dir.


Daha öte bölgeler

Güneş Sistemi'nin bitip yıldızlararası uzayın başladığı nokta tam olarak tanımlanmamıştır, çünkü dış sınırlar iki ayrı kuvvet tarafından, güneş rüzgârı ve Güneş'in kütleçekimi tarafından şekillenir. Güneş rüzgârının yaklaşık olarak Plüton'un uzaklığının dört katı kadar uzaklıkta yıldızlararası ortama yenik düştüğüne inanılır. Ancak Güneş'in Roche küresinin yani kütleçekimsel etkisinin, etkin menzilinin bin kat daha öteye uzandığına inanılır.


Hale-Bopp kuyruklu yıldızı


Gündurgun (Heliopause)

Günküre iki ayrı bölgeye ayrılır. Güneş rüzgârı maksimum hızıyla Plüton'un yörüngesinin üç katı uzaklığa yani yaklaşık 95 AB öteye kadar uzanır. Bu bölgenin kıyısı güneş rüzgârının yıldızlararası ortamdan gelen rüzgârlarla çarpıştığı noktadır. Burada rüzgâr yavaşlar, yoğunlaşır ve daha türbülanslı hâle gelir. Bir kuyruklu yıldızın kuyruğu gibi görünen ve davranan, günkını diye bilinen büyük oval bir yapı oluşur ve yıldız rüzgârı yönünde 40 AB kadar, aksi yönde de bunun birçok katı kadar uzanır. Günkürenin dış sınırına gündurgun adı verilir. Bu bölge güneş rüzgârının tamamen sona erdiği ve yıldızlararası uzayın başladığı noktadır.

Günkürenin dış kenarının şekli, hem yıldızlararası ortam ile olan etkileşimlerin akışkanlar dinamiğine göre hem de güneye doğru yönelen güneşin manyetik alanıyla belirlenir. Örneğin, kuzey yarıkürede, güney yarıküreye göre 9 AB daha öteye uzanır. Gündurgunun ötesinde yaklaşık 230 AB'nde Güneş'in Samanyolu içinde yol alırken geride bıraktığı plazma dalgası bulunur.

Henüz gündurgunun ötesine hiçbir uzay aracı geçmemiştir bu nedenle de yerel yıldızlararası uzayın koşullarını kesin olarak bilmek mümkün değildir. Günkürenin Güneş Sistemi'ni kozmik ışınlardan nasıl koruduğu tam olarak anlaşılamamıştır. Bunu anlamak için günkürenin ötesine bir görev uçuşu düzenlenmesi önerilmiştir.

Oort bulutu

Varsayımsal Oort bulutu bir trilyon kadar buz gökcisminden oluşan, tüm uzun periyotlu kuyruklu yıldızların doğduğu yer olduğuna inanılan, Güneş Sistemi'ni 50 AB'den çevrelemeye başlayarak kabaca 1 ışık yılı, 50.000 AB uzaklığa kadar yayılan ve 100.000 AB'e kadar (1,8 ışıkyılı) uzanması olası olan büyük bir kütledir. Dış gezegenlerle olan kütleçekimsel etkileşimler sonucunda iç Güneş Sistemi'nden dışarı doğru atılmış gökcisimlerinden oluştuğuna inanılır. Oort bulutu gökcisimleri çok yavaş hareket eder ve çarpışmalar, geçen bir yıldızın kütleçekimsel etkileri ya da galaktik gelgit gibi sık rastlanmayan olaylardan etkilenir.

Sedna ve iç Oort bulutu

90377 Sedna büyük, Plüton benzeri kızılımsı bir gökcismidir. Çok büyük bir ekliptik yörüngesi vardır, günberisi 76 AB'den başlar ve günötesi 928 AB'den geçer, dönüşü 12.050 yıl sürer. Gökcismini 2003 yılında bulan Mike Brown, Sedna'nın ne seyrek diskin ne de Kuiper kuşağının bir parçası olamayacağını, çünkü günberisinin Neptün'ün dışarı doğru hareketinden etkilenemeyecek kadar uzakta olduğunu belirtir. Onunla birlikte bazı gökbilimciler, 45 AB'lik günberi, 415 AB'lik günöte ve 3420 yıllık yörünge periyoduna sahip olan 2000 CR105 gökcismiyle birlikte Sedna'nın ayrı bir sınıflandırmaya ait olabileceğini düşünmektedir.Brown bu yeni sınıflandırmayı "İç Oort bulutu" olarak tanımlar. Her ne kadar Güneş'e yakın olsa da Oort bulutunun oluşumuna benzer bir süreç ile oluşmuş olabileceği düşünülmektedir.

Sınırlar

Güneş Sistemi'mizin çoğu hâlâ bilinmemektedir. Güneş'in kütleçekim alanının yaklaşık iki ışık yılı (125.000 AB) uzaklığa kadar olan çevredeki yıldızların kütleçekim kuvvetlerine baskın çıktığı tahmin edilmektedir. Buna karşın Oort bulutunun dış kısmı 50.000 AB'nin ötesine geçemez. Sedna gibi buluşlara rağmen, Kuiper kuşağı ile Oort bulutu arasındaki onbinlerce AB yarıçaplı alanın hemen hemen hiç haritası çıkarılamamıştır. Aynı zamanda Merkür ile Güneş arasındaki bölge hakkında da çalışmalar devam etmektedir. Güneş Sistemi'nin haritalanmamış bölgelerinde yeni gökcisimleri hâlâ keşfedilebilir.

Gökada içindeki yeri

Güneş Sistemi, yaklaşık 100.000 ışık yılı çapında olan ve içinde 200 milyar civarında yıldız barındıran Samanyolu gökadasında yer alır.Güneşimiz Samanyolu’nun Orion kolu diye bilinen dış spiral kollarından birinin içindedir.Güneş’in gökada merkezinden uzaklığı yaklaşık 25.000 ile 28.000 ışık yılı arasındadır ve gökada içinde hızı yaklaşık 220 km/s’dir, öyle ki tam bir turu her 225–250 milyon yılda bir atmaktadır. Bu tur Güneş Sistemi'nin gökadasal yılı olarak bilinir.Güneş Sistemi’nin gökada içindeki konumu, Dünya üzerinde yaşamın oluşmasında büyük olasılıkla etken olmuştur. Yörüngesi hemen hemen daireseldir ve kabaca spiral kollarla aynı hıza sahiptir, yani çok nadiren spiral kolların içinden geçer. Spiral kollar potansiyel olarak tehlikeli olan süpernovaların daha yoğun olarak bulunduğu bir bölge olduğu için, bu özellik Dünya üzerinde yaşamın oluşabilmesi için çok uzun süreli yıldızlararası kararlılık periyotları sağlamıştır.Güneş Sistemi aynı zamanda gökada merkezinin yıldızlarla dolu ortamından da uzaktadır. Merkezde, yakındaki yıldızlardan gelen kütleçekimsel etkiler Oort bulutunda bulunan gökcisimlerini rahatsız edebilir ve iç Güneş Sistemine birçok kuyruklu yıldız gönderebilirdi. Bu da Dünya üzerindeki yaşamı sona erdirecek potansiyeli olan çarpışmalara neden olabilirdi. Gökada merkezinin yoğun ışıması da karmaşık yaşamın gelişmesini engelleyebilirdi.Bazı bilimadamlarının görüşüne göre, Güneş Sistemi’nin şimdiki konumunda bile, yakın geçmişte oluşmuş süpernovalar radyoaktif toz tanecikleri ve kuyruklu yıldız benzeri gökcisimlerini Güneş’e doğru göndermek suretiyle, son 35.000 yıl içinde Dünya’daki yaşamı ters yönde etkileyebilirlerdi.

Yakın çevre

Güneş Sistemi’nin gökadadaki yakın çevresi, Yerel Yıldızlararası Bulut olarak bilinir, Yerel kabarcık içerisindeki yaklaşık 30 ışık yılı genişliğinde yoğun bir bulut alanıdır. Yerel Kabarcık, yıldızlararası ortam içinde bulunan, kum saati şeklinde ve yaklaşık 300 ışık yılı genişliğinde bir boşluktur. Kabarcık yakın geçmişte oluşmuş çeşitli süpernovaların ürünü olan yüksek sıcaklıkta plazma ile kaplanmıştır.

Güneş’in yıldızlararası uzayda izlediği yol üzerindeki doruk noktası Lyra takımyıldızının en parlak yıldızı olan Vega’nın bulunduğu yöndedir.

Güneş’e on ışık yılı (95 trilyon km) yakınlıktaki alanda nisbeten az yıldız bulunur. En yakını 4,4 ışık yılı uzaklıkta bulunan üçlü yıldız sistemi Alpha Centauri’dir. Alpha Centauri A ve Alpha Centauri B Güneş benzeri, birbirine yakın bir çift yıldızdır. Aynı zamanda Proxima Centauri olarak da bilinen küçük kızıl cüce Alpha Centauri C bu çift yıldıza 0,2 ışık yılı uzaklıktaki yörüngede döner. Bunlardan sonra 5,9 ışık yılı uzaklıkta kızıl cüce Barnard Yıldızı, 7,8 ışık yılı uzaklıkta kızıl cüce Wolf 359 ve 8,3 ışık yılı uzaklıkta kızıl cüce Lalande 21185 yer alır. On ışık yılı yakınlıkta bulunan en büyük yıldız, Güneş’in iki katı kütleye sahip parlak bir anakol yıldızı olan Sirius’dur. Bu yıldızın yörüngesinde Sirius B denen beyaz cüce döner. Sirius 8,6 ışık yılı uzaklıktadır. On ışık yılı içinde bulunan diğer yıldız sistemleri 8,7 ışık yılı uzaklıktaki ikili kızıl cüce sistemi Luyten 726-8 ve 9,7 ışık yılı uzaklıkta yer alan tekil kızıl cüce Ross 154’tür.Güneş’e benzer en yakın tekil yıldız 11,9 ışık yılı uzakta bulunan Tau Ceti’dir. Kütlesi Güneş’in kütlesinin yüzde seksenidir ancak parlaklığı yalnızca yüzde altmışı kadardır.Güneş’e en yakın gezegen sistemine sahip yıldız sistemi, 10,5 ışık yılı uzakta yer alan ve Güneş’ten daha az parlak ve daha çok kızıl olan Epsilon Eridani yıldız sistemidir. Varlığı kanıtlanan tek gezegeni Epsilon Eridani b’nin kütlesi kabaca Jüpiter’in 1,5 katıdır ve yıldızının çevresinde her 6,9 yılda bir tur atar.

Keşif ve araştırma

Binlerce yıl boyunca bir kaç istisna haricinde insanoğlu Güneş Sistemi’nin varlığına inanmadı. İnanışlara göre Dünya, Evren’in merkezinde sabit olarak durmaktaydı ve gökyüzünde bulunan kutsal göksel nesnelerden de farklı bir kategorideydi. Mikolaj Kopernik ve Hintli gökbilimci Aryabhata ile Yunan filozof Samoslu Aristarchus gibi öncülleri kozmosun güneş merkezli düzeni hakkında kuramlar geliştirmişlerdi. Galileo Galilei, Johannes Kepler, ve Isaac Newton tarafından önderlik edilen 17. yüzyılın kavramsal ilerlemeleri aşama aşama yalnızca Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğü fikrinin değil aynı zamanda diğer gezegenlerin de Dünya’nın uyduğu aynı fiziksel kurallara uyduğu dolayısıyla da tinsel değil maddesel varlıklar olduğu fikirlerinin de Kabul edilmesini sağlamıştır.

Yukarıdan aşağıya: Neptün, Uranüs, Satürn, ve Jüpiter (ölçeksiz).

Teleskopik gözlemler

Güneş Sistemi’nin ilk araştırması, gökbilimcilerin çıplak gözle görülemeyecek kadar sönük olan gökcisimlerinin haritasını çıkarmaya başladıklarında teleskoplarla yapıldı.

Galileo Galilei, Güneş Sistemi’nin üyeleri hakkında fiziksel bulguları keşfeden ilk kişidir. Ay yüzünde kraterler olduğunu Güneş’in üzerinde güneş lekeleri bulunduğunu, ve Jüpiter’in yörüngesinde dört uydusu olduğunu keşfetmiştir. Galileo’nun keşifleri takip eden Christiaan Huygens Satürn'ün uydusu Titan’ı ve Satürn’ün halkalarının şeklini keşfetmiştir.Giovanni Domenico Cassini, Satürn’in dört uydusunu, Satürn’ün halkaları arasında yer alan Cassini ayrımını, ve Jüpiter’in Büyük Kırmızı Leke’sini keşfetmiştir.

Edmond Halley 1705 yılında bir kuyruklu yıldızın farklı zamanlarda görülen kayıtlarının aslında her 75-76 yılda bir düzenli olarak geri gelen bir gökcismine ait olduğunu farketti. Bu Güneş’in çevresinde gezegenlerin dışında gökcisimlerinin de yörüngede olduğuna dair ilk kanıttı.Bu sıralarda (1704) “güneş sistemi” terimi ilk olarak kullanılmaya başlandı.

William Herschel 1781 yılında Taurus takımyıldızında bir ikili yıldız sistemini incelerken yeni bir kuyruklu yıldız olduğunu sandığı bir gökcismiyle karşılaştı. Aslında bu gökcisminin yörüngesi yeni bir gezegen olduğunu kanıtladı. Uranüs keşfedilen ilk gezegendir.Giuseppe Piazzi 1801 yılında Mars ile Jüpiter arasında başlarda yeni bir gezegen olduğuna inanılan Ceres’i keşfetti. Ancak aynı bölgede ardı ardına gelen küçük dünyaların keşfi sonucunda yeni bir sınıflama olan asteroit ortaya çıkmıştır.

Uranüs’ün yörüngesi üzerindeki tutarsızlık 1846 yılında daha uzaktan büyük bir gezegenin çekim gücünün etkisi olabileceği kanısını uyandırdı. Urbain Le Verrier'nin hesaplamaları sonucunda Neptün’ün keşfi mümkün oldu. Merkür'ün yörüngesinin aşırı günberi devinimi Le Verrier’yi 1859 yılında Merkür ötesinde Vulkan adında bir gezegen olduğunu önermeye itti ama sonradan bunun doğru olmadığı anlaşıldı.

Güneş Sistemi’nin tam olarak ne zaman keşfedildiği tartışma konusu olsa da 19. yüzyılda gerçekleştirilen iki gözlem Güneş Sistemi’nin doğasını ve evrendeki yerini şüphe götürmeyecek şekilde ortaya koymuştur. Bunlardan birincisi 1838 yılında Friedrich Wilhelm Bessel’in başarılı bir şekilde Dünya’nın Güneş etrafındaki hareketinin neden olduğu, bir yıldızın konumunda olan görünen kaymayı, yıldız ıraklık açısını ölçmesidir. Bu Güneş merkezliliğin ilk doğrudan deneysel kanıtı olmasının ötesinde Güneş Sistemimiz ile diğer yıldızlar arasında engin uzaklıkların varolduğunu da açığa çıkarmıştır. İkinci olarak da 1856 yılında Peder Angelo Secchi, yeni icat edilen spektroskop kullanarak Güneş’in ve diğer yıldızların tayf izlerini birbiriyle karşılaştırdı ve hemen hemen aynı olduklarını ortaya çıkardı. Güneş’in bir yıldız olduğunun farkına varılması, diğer yıldızların da kendi sistemleri olacağı varsayımını doğurdu ancak bunun kanıtlanması için 140 yıl geçmesi gerekti.

Dış gezegenlerin yörüngelerinde olan diğer tutarsızlıklar Percival Lowell’ı daha da ötede bir başka gezegen daha olması sonucuna itti. Ölümünden sonra Lowell Gözlemevi’nin sürdürdüğü araştırma sonucunda Clyde Tombaugh 1930 yılında Plüton’u keşfetti. Ancak Plüton dış gezegenlerin yörüngelerini bozamayacak kadar küçüktü ve buluşu dolayısıyla tesadüfidir. Ceres gibi Plüton’da önceleri gezegen olarak sınıflandırıldı ancak yakınlarında benzer gökcisimlerinin bulunması üzerine UAB tarafından 2006 yılında cüce gezegen olarak tekrar sınıflandırıldı.


Kendi gezegen sistemimizin dışında 1992 yılında PSR 1257+12 atarcasının yörüngesinde gezegen sisteminin varlığına dair ilk kanıtlar bulundu. Üç yıl sonra ilk Güneş Sistemi dışında güneşbenzeri bir yıldızın etrafında dönengezegen olan 51 Pegasi b keşfedildi. 2008 yılı itibariyle 221 gezegen sistemi bulunmuştur.

Gökbilimciler David Jewitt ve Jane Luu 1992 yılında (15760) 1992 QB1’yı keşfetti. Bu Kuiper kuşağı diye bilinecek olan, Plüton ve Charon gibi buz gökcisimlerinin bulunduğu ve asteroit kuşağı benzeri bölgede bulunan ilk gökcismiydi. Mike Brown, Chad Trujillo ve David Rabinowitz 2005 yılında Plüton’dan daha büyük olan, Neptün’ün keşfinden sonra, Güneş etrafında dolanan en büyük gökcismi Eris’i keşfetti.

Uzay araçları ile gözlemler

Uzay Çağı’nın başlangıcından beri önemli ölçüde araştırma, çeşitli uzay araştırma kurumları tarafından düzenlenen misyonlarda robot uzay araçları tarafından gerçekleştirildi.

Güneş Sistemi’nde bulunan tüm gezegenler Artık Dünya’dan fırlatılan uzay araçları ile ziyaret edilmiştir. İnsansız gerçekleştirilen bu misyonlarda tüm gezegenlerin yakından çekilmiş fotoğrafları elde edilmiş, ve yüzeye inildiği durumlarda toprak ve atmosfer analizleri kısmen gerçekleştirilebilmiştir.

Uzaya gönderilen insan yapısı ilk nesne 1957’de fırlatılan ve bir yılı aşkın bir süre yörüngede kalan Sovyet uydusu Sputnik 1 ‘dir. Uzaydan Dünya’nın resmini ilk olarak 1959’da fırlatılan ABD uzay sondası Explorer 6 çekmiştir.

Alçaktan uçuşlar
Güneş Sistemi’nde bulunan gökcisimlerinin üzerinden alçaktan uçmayı başaran ilk sonda 1959 yılında Ay görevinde bulunan Luna 1 ‘dir. Aslında Ay yüzüne çarpması planlanan sonda hedefini kaçırmış ve Güneş’in çevresinde yörüngeye giren ilk insan yapısı nesne olmuştur. Mariner 2 1962 yılında Venüs’ün yakınından geçerek başka bir gezegene yaklaşan ilk sonda olmuştur. Mars yakınından yapılan ilk başarılı uçuş 1964’te Mariner 4 iledir. Merkür’ün yakınından ise 1974’te Mariner 10 ile geçilmiştir.

Dış gezegenleri inceleyen ilk sonda 1973 yılında Jüpiter’in yakınından geçen Pioneer 10 olmuştur. Satürn’ü ilk olarak 1979’da Pioneer 11 ziyaret etmiştir. Voyager programından yer alan sondalar 1977’de fırlatıldıktan sonra dış gezegenler etrafında çizdikleri büyük turlarını tamamlamıştır. Her iki sonda da Jüpiter’in yanından 1979’da, Satürn’ün yanından da 1981’de geçmiştir. Voyager 2 daha sonra 1986’da Uranüs’e ve 1989’da Neptün’e yakınlaştı. Voyager sondaları şu anda Neptün’ün ötesinde güneşkını ve gündurgun bölgelerini bulup incelemek için yoldadırlar. NASA’ya göre her iki Voyager sondası da bitiş şokuyla Güneş’ten yaklaşık 93 AB uzaklıkta karşılaşmıştır.

Bir kuyrukluyıldızın yakınından ilk olarak 1985 yılında ICE (International Cometary Explorer) sondası geçmiştir. İncelenen kuyrukluyıldız Giacobini-Zinner kuyrukluyıldızıdır.Asteroitlerin yakınından yapılan ilk uçuşlar ise Galileo uzay sondası tarafından yapılmıştır. Jüpiter’e giderken yol üzerinde 1991’de 951 Gaspra ve 1993’de 243 Ida resimlenmiştir.

Henüz hiç bir Kuiper kuşağı gökcismine uzayaracıyla ulaşılamamıştır. 19 Ocak 2006’da fırlatılan New Horizons (Yeni Ufuklar) uzay sondası bu bölgeyi araştıracak ilk insan yapımı uzay aracı olma yolunda ilerlemektedir. Bu aracın Plüton2un yanından Temmuz 2015’te geçmesi planlanmaktadır. Eğer uygun olursa misyon diğer Kuiper kuşağı gökcisimlerini gözlemlemek için uzatılabilecektir.

Yörünge, iniş ve gezginci robotlar

1966 yılında Ay, yörüngesinde insan yapımı bir yapay uydu bulunan (Luna 10) ilk gökcismi olmuştur. Bu uyduyu 1971 yılında , Mars gezegeninin yörüngesine giren Mariner 9, 1975 yılında Venüs’ün yörüngesine giren Venera 9, 1995’te Jüpiter’in yörüngesine giren Galileo), 2000 yılında asteroit 433 Eros’un yörüngesine giren NEAR Shoemaker ve 2004 yılında Satürn’ün yörüngesine giren Cassini–Huygens izlemiştir. MESSENGER uzay sondası 2011 yılında Merkür’ün yörüngesine girmek üzere yoldadır. 2011 yılında Vesta asteroitinin yörüngesine ,2015 yılında da cüce gezegen Ceres’in yörüngesine Dawnuzayaracı girecektir.

Bir diğer Güneş Sistemi gökcismine iniş yapan ilk sonda Sovyet yapımı Luna 2 uzay sondasıdır ve 1959 yılında Ay’a çarpmıştır. Bu tarihten sonra giderek daha da uzaktaki gezegenlere ulaşılmıştır. 1966 yılında Venüs’ün yüzeyine Venera 3, 1971’de Mars’ın yüzeyine Mars 3, 2001 yılında asteroid 433 Eros’un yüzeyine NEAR Shoemaker, 2005 yılında Satürn'ün doğal uydusu Titan yüzeyine Huygens ve kuyruklu yıldız Tempel 1’in yüzeyine Deep Impact inmiş ya da çakılmıştır. Galileo yörüngeden 1995 yılında Jüpiter’in atmosferine bir sonda göndermiştir. Jüpiter’in fiziksel bir yüzeyi olmadığı için aşağı indikçe artan sıcaklık ve basınç sonucu sonda yok olmuştur.

Günümüze kadar yalnızca Ay ve Mars üzerine gezginci robotlar indirilmiştir. Bir gökcismini gezen ilk gezginci robot 1970 yılında Ay yüzeyine inen Sovyet Lunokhod 1 ‘dir. Bir başka gezegen yüzeyine ilk inen ise 1997’de Mars’ın yüzeyinde 500 metre kadar hareket eden Sojourner gezginci robotudur. İnsan tarafından kullanılan tek gezginci araç ise NASA’nın 1971 ve 1972 yılları arasında Apollo 15, 16 ve 17 misyonlarında yer alan Ay aracıdır.
İnsanlı araştırmalar

Güneş Sistemi’nin insanlı araştırılması Dünya’nın yakın çevresi ile sınırlı kalmıştır. Uzaya ulaşan ilk insan, yani yerden 100 km. yüksekliği geçen ve Dünya’nın yörüngesinde dolaşan 12 Nisan 1961’de Vostok 1 uzay aracı içinde fırlatılan Sovyet kozmonot Yuri Gagarin’dir. Bir başka Güneş Sistemi gökcisminin yüzeyinde yürüyen ilk insan ise Apollo 11 görevi sırasında 21 Temmuz 1969’da Ay üzerinde yürüyen ABD’li Neil Armstrong’tur. ABD’nin uzay mekiği tekrar tekrar yörüngeye giren başarılı fırlatmalarda kullanılan tek uzay aracıdır. Birden fazla kişiyi barındırabilen ilk uzay istasyonu NASA'nın Skylab uzay istasyonudur. 1973 ile 1974 yılları arasında içinde üç kişi barınmıştır. Uzay’daki ilk insane yerleşimi ise 1989’dan 1999’a kadar yaklaşık on yıl boyunca açık kalan Sovyet uzay istasyonu Mir’dir. 2001 yılında görevden alınan bu istasyonun yerine Uluslararası Uzay İstasyonu geçmiştir ve o zamandan beri sürekli olarak içinde insan barındırmıştır. 2004 yılında SpaceShipOne özel olarak finanse edilen ve yörünge altı uçuşla uzaya çıkabilen ilk özel uzay aracı olmuştur.

Kaynak : İngiliz Vikipedia

İç gezegenler. Soldan sağa: Merkür, Venüs, Dünya, ve Mars (boyutlar ölçeklidir.)

Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması


Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması

SETI (Search for Extra-Terrestrial Intelligence; Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması), Dünya-dışı bir uygarlıktan veya başka bir gezegenden gelen mesajların varlığının saptanması ve saptanması halinde incelenmesi amacıyla ön çalışmaları 1960’lı yıllarda ABD tarafından yapılan, daha sonra geliştirilerek 1971’de NASA tarafından başlatılan bir projedir. Projenin amacı Dünya-dışı bir uygarlıktan veya uzak bir gezegenden gelen mesajların varlığını saptanması ve var olduklarının saptanması halinde bunların incelenmesiydi.

Yıldızlar arası yolculuklar yapan zeki uzaylılarla doğrudan temas ve karşılaşma, bilim-kurgu hikâyelerinde de kullanılan yaygın bir temadır. Ancak bu yıldızlar arası yolculukların önündeki teorik engeller, bunun çok güç olduğunu öngörmektedirler. Bu tarz bir "ilk temas" için alternatif bir arayış, güneş sistemi dışı bir gezegenden gelen yıldızlar arası iletişim dalgalarını aramak için gökyüzüne bakmaktır. Bunun önünde pekçok engeller vardır.

Güneş sistemi dışı bir gezegendeki bir uygarlığı ziyaret etmek mükemmel olabilirdi, ancak şu an için bu insan yeterliliklerinin çok ötesindedir.

Tanımlanamayan Uçan Nesne (UFO)




Tanımlanamayan Uçan Nesne (UFO)

Tanımlanamayan Uçan Nesne, ya da kısa adıyla UFO ("Unidentified Flying Object") kimliği teşhis edilememekle birlikte bir ya da birçok tanık tarafından gözlemlendiği doğrulanan veya doğal yapısı ve kökeni bilinmemekle birlikte kamera, fotoğraf makinesi, radar vb. gibi cihazlarla kaydedilen hava nesne ya da fenomenlerine verilen addır.

Bu fenomenleri ya da nesneleri inceleyen kişilere ufolog, UFO’ların incelenmesine ise ufoloji adı verilir. Tanımlanamayan uçan nesne, kimliği teşhis edildiği takdirde (meteoroloji balonu, uçak vs.) UFO olmaktan çıkar. Popüler kültürde ise Dünya-dışı oldukları varsayılan her türlü uzay gemisi için UFO terimi kullanılır. Bunun yanısıra bu anlamda uçandaire terimi de kullanılır. Geçmişte de UFO gözlemleri yapılmış olmakla birlikte, gözlem raporları 1950’li yıllardan itibaren, özellikle ABD’de büyük bir artış göstermiştir. Bu yıllardan itibaren, yeryüzünde, günümüze kadar onbinlerce tanıklık kaydedilmiştir.
Ortaçağ ve Rönesans'ta UFO’lar

Ünlü okültistlerin yaşadığı bu dönemlerde, dinin etkisiyle göksel fenomenler ilahî mesajlar olarak veya büyücülerin sorumlu tutulduğu uğursuz işaretler olarak yorumlanmıştır.

Japonya'da 24 Eylül 1235'te general Yoritsume ve ordusu Kyoto yakınlarında sabit olmayan hareketlerde bulunan tanımlanamayan "ışık küreleri" gözlemlediler. Danışmanları kendisine “telaşlanmaması gerektiğini, zira bunların yalnızca rüzgarın salladığı yıldızlar olduğunu” açıkladılar.

14 Nisan 1561'de Almanya semalarında sanki bir hava savaşı yapılıyormuşçasına hareketlerde bulunan pek çok nesne gözlemlendi. Bu olay Hans Glaser (1566) tarafından tahta üzerine işlenmiş gravürle tasvir edilmiştir. Silindir biçimli büyük nesnelerden küre ve daire biçimli küçük nesnelerin çıktığı gözlemlenmişti.



Bu fenomenler o dönemde doğaüstü mucizeler, melekler ve gelecek hakkında haber verici alametler olarak yorumlanmıştı.Bu dönemlerde yapılan UFO gözlemlerinin sanat eserlerine de yansımış olması mümkündür.UFO gözlemlerinin yansıtıldığı ileri sürülen sanat eserlerinden bazıları şunlardır:

* Kosova’daki Detjani Manastırı (1350) fresklerindeki kozmonot benzeri tasvirler. Fakat bunların dönemin Bizans dinî sanatında görüldüğü gibi Güneş ve Ay tasvirleri de olabileceği ileri sürülür.
* Mainardi’nin "Madonna col Bambino e San Giovannimo" adlı tablosu. Tabloda tasvir edildiği ileri sürülen UFO’nun aslında gökleri aşan Cebrâîl’in sembolik temsili olduğu düşünülür.
* Paolo Uccello'nun "la Tébaïde" adlı tablosunda olduğu ileri sürülen uçandaire biçimli nesnenin aslında kardinalin şapkası olduğu düşünülür.

İlk modern raporlar

UFO ve uçandaire terimlerinin ortaya çıkmasından önce belirli sayıda, tanımlanamayan tuhaf hava fenomenleri raporları tutulmuştu. Bu raporlar 19. yüzyıl ortalarından 1940'lı yılların sonuna kadarki zaman diliminde tutulmuştu.

Bunlardan bazıları şöyle özetlenebilir:

* Fenomeni araştıran ilgililere göre, ilk modern raporlu gözlem, 1868 Temmuz'unda Şili’nin Copiapó kentinde gerçekleşti.

* 25 Ocak 1878'te, ABD'deki Denison adlı günlük gazete John Martin adındaki çiftçinin UFO gözlemini yazdı. Çiftçinin ifadesine göre, bu, müthiş bir hızla havada yer değiştiren küre biçimindeki karanlık, büyük bir nesne idi.

* 17 Kasım 1882'de Greenwich Kraliyet Gözlemevi'nden astronom E.W. Maunder, raporunda daire ya da elips biçiminde tuhaf bir gök cismine tanık olduğunu belirtti. Maunder birkaç yıl sonra yeni icat edilmiş zeplini gördüğünde, gördüğü tuhaf nesnenin zepline son derece benzediğini açıkladı. Sözkonusu nesne yalnız onun tarafından değil, Avrupalı birçok astronomca da görülmüştü.


* 28 Şubat 1904'te Amerikan Donanması'na ait bir levazım gemisinin ekibinden üç kişi San Francisco'nun yaklaşık 500 km batısında bir UFO gözleminde bulundular (Bu üç kişiden Frank Schofield sonradan Pasifik Donanması başkomutanı olmuştur.) Schofield gözlemledikleri üç UFO’nun daire biçimli, oval, parlak kırmızı renkte olduklarını ve kademeli bir tarzda uçtuklarını bildirmiştir. İfadesine göre, UFO’lar bulut tabakasının altından kendilerine yaklaşmışlar, iki üç dakika sonra yön değiştirip, yeryüzünü tümüyle terk etmek üzere bulutların üzerine çıkmışlardı. En büyüğü gökte 6 güneş büyüklüğünde bir yer kaplıyordu.

* Fatima Olayı ya da “güneş mucizesi”: Ünlü olay 13 Ekim 1917'de Fátima'da (Portekiz) onbinlerce kişi tarafından gözlemlenmiş olup, kimilerine göre bir UFO olayıdır

* II. Dünya Savaşı sırasında gerek Müttefik Devletler'in gerekse Mihver Devletleri'nin pilotları uçuşlar sırasında sıkça UFO gözlemleri yapmışlardır.Öyle ki, bu gözlemler “foo fighters” ( uçakları takip eden ışık küreleri) teriminin doğmasına neden olmuştur.

* 25 Şubat 1942'de Los Angeles (Kaliforniya) üzerinde kimliği teşhis edilemeyen bir hava taşıtı saptanmıştır. Nesne ABD Hava Savunma bataryaları (uçaksavarlar vs.) ateşi altında tutulmasına rağmen 20 dakika kayıtsızca havada kalmayı başarmıştır. Olay, sonradan Los Angeles Savaşı olarak adlandırılmıştır.

* 1946'da İskandinav ülkelerinin yanısıra, Fransa'da, Portekiz'de, İtalya'da ve Yunanistan'da 2.000'i aşkın kimliği teşhis edilememiş hava taşıtı gözlem raporları oluşmuştur: Bunlar önce "Rus dolusu", daha sonra "hayalet füzeler" (İng. ghost rockets) olarak adlandırılmıştır. Böyle adlandırılmalarının nedeni bu esrarengiz nesnelerin Almanlar’dan ele geçirilmiş Rus füzeleri (V1, V2) olduğu inancıydı.

* Bu inancın yanlış olduğu sonradan anlaşılmışsa da, bu nesnelerin mahiyeti açıklanamamıştır. İsveç askerî kuvvetleri radarlarla saptanan ikiyüzden fazla UFO vakasında sözkonusu nesnelerin “gerçek fiziksel nesneler” olduklarını açıklamıştır. Bununla birlikte, bu vakaların belirli bir kısmı da meteor gibi doğal olayların hatalı teşhisine bağlanmaktadır.

Uçandaire fenomeninin popüler oluşu

UFO fenomeni II. Dünya Savaşı'nın ardından, özellikle Kenneth Arnold adlı bir ABD'li iş adamının 24 Haziran 1947’deki tanıklığından sonra kamuya yansıdı. Kenneth Arnold UFO'ları Washington eyaletinde, Mont Rainier yakınlarında özel uçağıyla seyretmekteyken gözlemlemişti. İfadesine göre, ters çevrili fincan tabağı biçiminde çok parlak 9 nesne görmüştü. Mont Rainier'dan Mont Adams'a doğru uçan bu nesneler öylesine hızlıydı ki, ne olduklarını anlayamamıştı. Arnold uzunluklarının 12 m ile 15 m arasında olduklarını ve hızlarının en azından saatte 1800 km olduklarını bildirmişti. Beyanatında Arnold “kazlar gibi, diyagonal bir zincir oluşturarak, sanki birbirlerine bağlıymışçasına uçuyorlardı; hareketleri su üzerinde sekerek kayan bir fincan tabağını andırıyordu” demiştir.
Ciddi bir iş adamının bu tanıklığı basında ve kamuoyunda önce bir alay konusu olduysa da, konunun popülerleşmesini ve popüler kültüre “flying saucer” teriminin yerleşmesini sağlamıştı. Bu olayı özellikle ABD'de binlerce tanıklık izledi. Önemli bir tanıklık da 4 Temmuz'da, dünyanın en büyük şirketlerinden biri olan, ABD'li havayolu şirketlerinden United Airlines'in bir uçuş ekibinden gelmişti. Ekip, 4 Temmuz akşamı Idaho üzerinde daire biçimli 9 nesnenin uçaklarına eşlik etmiş olduklarını açıklamıştı. Bu tanıklık medyada daha büyük yankı buldu ve Arnold’unkinden daha inanılır, güvenilir bulundu. Müteakip günlerde gazetelerin çoğu uçandaire olaylarını baş sayfada yayımlamaya başladılar.

Roswell Olayı

4 Temmuz 1947'de tüm dünyada büyük yankı uyandırmış Roswell Olayı meydana geldi. O gün Roswell yakınlarındaki bir çiftliğin sahibi Mac Brazel ve komşuları yerde bir enkaz olduğunu fark etti ve Mac Brazel bunu en yakın askerî üsse haber verdi. Roswell Army Air Field (RAAF) üssünden genç bir subay (teğmen Walter Haut) o zaman basınla ilk teması gerçekleştirerek ordunun Roswell'deki bir çiftlik civarında bir uçandaire enkazı ele geçirdiğini açıkladı.Bu açıklama medyada güçlü bir ilgi uyandırdı. Kenneth Arnold’un gözlemi basında bu olaydan bir ay önce yer almış ve öyle güçlü bir yankı bulmuştu ki, artık askeriye de dahil herkes konuyla ilgilenir halde bulunuyordu. Roswell Olayına ilişkin ilk açıklamanın ertesi günü üssün sorumlu komutanı olan, 8. Hava Kuvvetleri Komutanı general Roger Ramey, genç subayın açıklamasını tashih edici bir açıklama yayımladı ve uçandaire sanılanın yalnızca bir meteoroloji balonu olduğunu açıkladı.Bir basın konferansı düzenlendi ve gazetecilere meteoroloji balonu tezini doğrulayıcı mahiyette bazı kalıntılar gösterildi. Olay gündemden düştü ve yaklaşık otuz yıl boyunca, ABD'deki ilk büyük UFO akınının sonuna kadar unutulmuş olarak kaldı.

1978'de binbaşı Jesse Marcel 1947'deki Roswell enkazı parçalarını toparlamaya çalıştı ve televizyonda bunların kesinlikle Dünya-dışı kökenli olduklarını ve vaktiyle üssün sorumlu komutanı olan general Ramey’in gazetecilere gösterdiği parçaların Roswell olayından kalan gerçek parçalar olmadığını açıkladı. Sonradan ufolog olan nükleer fizikçi Stanton T. Friedman gibi o da, ordunun, uzay gemisini ele geçirişini kamudan saklamış olduğu kanısındaydı. Bundan sonra bu olgu ya da bu hikâye UFO amatörlerine ve ufoloji dergilerine konu olmuştur.Şubat 1980'de National Enquirer Gazetesi'nin binbaşı Jesse Marcel'in görüşlerini yayımlamasıyla Roswell olayı yeniden gündeme geldi. Bunun üzerine yeni tanıklıklar da birer birer ortaya çıkmaya başladı ve Roswell olayı ek bilgilerle daha ayrıntılı bir konum kazanmaya başladı. Örneğin bu tanıklıklara göre, o dönemde Dünya-dışı enkazın parçalarını yeniden birleştirmeye ve hatta uzaylıların kadavrası üzerinde otopsi yapmaya yönelik bir askerî operasyon yapılmıştı.Vaktiyle Roswell Hava Üssü’ne morg hizmeti veren ve Ballard Cenazeevi’nde çalışan, cenaze işleriyle meşgul emekli bir müteşebbis Glenn Dennis, 1989’da, vaktiyle Roswell Üssü’nde uzaylıların cesetleri üzerinde otopsi yapılmış olduğunu doğruladı.

Vaktiyle, 1947’deki Roswell Olayı'nda gazetecilere açıklama yapmış olan general Ramey’in amiri ve Forth Worth Üssü Kurmay Başkanı olan general Thomas J. Du Bose 1991'de, Roswell olayından üsse aktarılan enkaz parçalarının yerine meteoroloji balonu parçalarının gösterilmiş olduğunu doğruladı. Bu yeni gelişmeler karşısında ve ABD Kongresi’nin bir soruşturması sonrasında, Kongre'ye ait, kısa adı GAO (Government Accountability Office) olan Devlet Denetleme Kurulu, A.B.D. Hava Kuvvetleri'nden bir iç soruşturma açılmasını istedi. Bu soruşturmanın sonucu iki rapor halinde özetlenmiştir: Hava Kuvvetleri, UFO’lar konusunda uzun yıllar süren bir suskunluktan sonra ilk defa 1994 Eylül’ünde, kamuya bir açıklama yapmak zorunda kalmıştı; hazırlanan raporda, Hava Kuvvetleri, sözkonusu olayda gerçekten bir meteoroloji balonunun sözkonusu olmadığını itiraf ediyordu. 1995’te yayımlanan ilk rapor 1947’de keşfedilen parçaların devletin Mogul Projesi adlı gizli bir programına ait olduğu sonucuna varmıştı. Ayrıca raporda, o dönemde Roswell Ordu Hava Üssü’nden gönderilen tüm yazılı belgelerin gerekli izin alınmaksızın yok edildiği bildirilmekteydi. 1997’de ise ikinci bir rapor oluşturuldu. Bu rapor, uzaylıların cesetleriyle ilgili tanıklıkları doğrular gibi görünüyordu; rapora göre ölüm ve yaralanmalara neden olan bir askerî kaza sözkonusuydu, raporda 1950 yılları sırasında sürdürülen High Dive operasyonunda olduğu gibi, insansı maketlerin üzerindeki çalışmalardan söz ediliyordu.

Bu rapor, en azından, sözkonusu üssün o döneme ait tüm resmî evraklarının (Mart 1945-Aralık 1949) ve tüm radyo mesajlarının (Kasım 1946-Şubat 1949) yok edilmiş olduğunu ortaya koyarak, Roswell Olayı’nda kapandı sanılan tartışmanın halen kapanmamış olduğunu ortaya koyuyordu. Belgelerin ne zaman, kim tarafından ve kimin emriyle yok edildiğinden de söz edilmemekteydi.

Bu raporları, uzaylıların Dünya’yı ziyaret ettiği tezini benimsemiş taraftarlar devletlerin "yanlış bilgi verme" (dezenformasyon) politikasının örneklerinden biri olarak yorumlarken, kimi ufologlar ise olayda gerçekten Dünya-dışı bir uzay gemisinin sözkonusu olma olasılığını azaltan belgeler olarak yorumlamışlardır.

(27 Mayıs 1995’te) Londra Müzesi'nde bir basın toplantısı yapan İngiliz televizyon yapımcısı Ray Santilli (İngiliz video prodüksiyon şirketi Merlin Group'un başkanı) ABD ordu istihbarat birimlerine ait olduğunu açıkladığı bazı filmleri kamuya sundu. 1947'deki Roswell UFO kazası sonrasında çekildiği ileri sürülen, 16 mm.'lik 14 bobinden oluşan ve 90 dakikadan fazla süren bu filmler, bazı insansılara yapılan otopsi sahnelerini içeriyordu. Santilli filmleri, ordu için çektiği filmlerin bir kopyasını da kendisine saklayan 82 yaşındaki ordu fotoğrafçısı Jack Barnett’ten elde etmişti.Film önce BBC aracılığıyla dünyaya tanıtıldı; daha sonra çeşitli televizyon kanallarında yayınlanıp, çeşitli dergilere kapak oldu.[37] Ortaya çıkan otopsi görüntüleri üzerinde ordu kaynakları otopsideki görüntülerin sadece maketlerden ibaret olduğunu gerçeklikle ilgisi olmadığını söylemişlerdir,fakat ortaya çıkan tanıkların ifadelerine göre bu canlılar enkazdan çıkarılıp askeri koruma eşliğinde otopsi odasına getirildiklerini açıklamışlardır.Medyaya ardı ardına çıkan tanıkların bir anda açıklama yapmaları ise Amerikan hükümetinin olayı bilen bilimadamlarına koyduğu susma yasağının delinmesi üzerine diğerlerinin sesinin kesilme olasılığına karşı kendilerini korumak için ifşa oldukları böylece başlarına birşey gelme olasılığını bertaraf ettikleri düşünülüyor.

Popüler kültürde UFO’lar


UFO’lar ve uzaylılar (Dünya-dışı canlılar) konusu 1950’li yıllardan beri uluslararası bir kültürel olgu durumuna gelmiştir. Konuya ilişkin olarak halkbilimci Thomas E. Bullard şöyle der: “UFO’lar modern bilinci dayanılmaz bir güçle istila ettiler ve bu konuda durmaksızın yayımlanan kitaplar, makaleler, gazete başlıkları, filmler, televizyon yayınları, çizgi filmler, ilanlar vs. dalgası bu olguyu doğrulamaktadır.” 1977 yılında yapılan bir istatistikî araştırmaya (Gallup Poll) göre, A.B.D. eski başkanı Gerald Ford'un Beyaz Saray’dan ayrılmasının üzerinden 9 ay geçmiş olmasına rağmen, insanların yalnızca % 92’si onun adından söz edildiğini duymuşken, insanların % 95’i UFO’lardan söz edildiğini duyduğunu belirtmiştir (Bullard, 141). Yine Gallup Poll tarafından 1996’da yapılan bir başka istatistikî araştırmaya göre, A.B.D.’deki insanların %71’i devletin UFO’larla ilgili enformasyonları gizlediğine inanmaktadır; 2002’de Sci Fi televizyon kanalı için Roper Poll tarafından aynı konuda yapılan istatistikî araştırma da benzer sonucu vermiş ve bunun yanısıra, gitgide daha fazla insanın UFO’ların Dünya-dışı kökenli olduğuna inandığı sonucunu ortaya koymuştur.

1990’lı yıllardan beri, UFO fenomeninin bir tür aldatmaca olmadığı yönünde gelişmeler olmaktadır. Aslında “Güneş-sistemi dışı gezegenler”in varlığının keşfinden itibaren bilim insanları topluluğunda ve kamuoyunda evrende yalnız olmadığımız fikri giderek ağır basmaktadır ki, bu da Dünya’nın uzaylılar tarafından ziyaret edilmesi hipotezinin pek mantıksız olmadığı yönündeki görüşü gitgide desteklemektedir. Uçandairelerin Dünya-dışı zeki yaratıklara ait olmalarına ilişkin hipotez (Fr.HET- İng.ETH) lehindeki kitapların bilim insanları ve ufologlar tarafından yayımlanması, GEIPAN gibi resmî kurumların arşivlerinin kamuya sunulması ve televizyon programlarında konunun enine boyuna tartışılması UFO fenomeninin Dünya-dışı ziyaretlerle ilgili olabileceğinin kabulü yönünde gelişme göstermektedir. Örneğin Fransa’daki son istastikî yoklamalar, insanların % 48’inin Dünya’nın uzaylılarca ziyaret edildiği görüşünden yana olduklarını ortaya koymuştur.

Sanatta ve folklorda UFO’lar

UFO’lar ya da Dünya-dışı canlılar konusu edebiyatta ilk kez H. G. Wells’in “Dünyalar Savaşı” adlı romanıyla gündeme gelmiştir. Bilim-kurgu romanları içinde ilklerden biri olan bu roman sonradan iki kez sinemaya uyarlanmıştır; biri 1953’te Byron Haskin tarafından, diğeri Üçüncü Türden Yakınlaşmalar ve E.T. the Extra-Terrestrial filmlerinin de yapımcısı olan Steven Spielberg tarafından 2005’te gerçekleştirilmiştir.

20.yy. başlarında uzaylıların varlığı konusuyla dalga geçmek üzere, “küçük yeşil adamlar” ya da “Merihliler” teriminin kullanıldığı görülür. Rengin yeşil seçilmesi, muhtemelen Edgar Rice Burroughs’un Merihli türlerinden söz ettiği “A Princess of Mars” (1912) adlı romanında bir türün deri renginin yeşil olmasından kaynaklanıyordu. Bu renk daha sonra Harold Sherman (The Green Man,1946) ve Damon Knight (The Third Little Green Man, 1947) gibi birçok yazar tarafından da benzer anlamda kullanılmıştır.

Fakat UFO konusu halkbilimsel açıdan en önemli dönemeci Erich von Däniken’in “Tanrıların Arabaları” (Chariots of the Gods) kitabının 1970’te yayımlanmasıyla almıştır. Yazar, kitabında Dünya-dışı zeki varlıkların Dünya’yı binlerce yıldır ziyaret ettiğini ileri sürüyor ve bu iddiasını çeşitli arkeolojik örneklerle ve çözülememiş sırlarla desteklemeye çalışıyordu.Aslında bu tür fikirler yeni sayılmazdı. Örneğin astronom Carl Sagan 1966’da yayımlanan “Evrende Zeki Yaşam” (Intelligent Life in the Universe) adlı kitabında Dünya-dışı canlıların sporla düzeyinde de olsa milyonlarca yıldan beri Dünya’yı ziyaret etmekte olduğunu yazmıştı. Bu hipotezler aynı yoldan gidecek birçok yazara öncülük işlevi gördüler ve birçok izleyiciye ilham kaynağı oldular ki, bunlardan bazıları Kitab-ı Mukaddes’teki bazı pasajları Dünya-dışı temasların olabileceği fikriden hareket ederek ele aldılar.Bu tür yorumlardan çoğu biyolojideki insanın evrimini Dünya-dışı müdahalelerle açıklamaya eğilimliydi. Bu tür bir fikir, 2001: Bir Uzay Destanı filminde işlendi.

UFO fenomeni 1980’li yıllarda, özellikle A.B.D.’de, Whitley Strieber’ın (Communion) ve Jacques Vallée’nin (Passeport pour Magonia) kitaplarının yayımlanmasıyla, yeni bir dönemece girdi. Korku romanları yazarı Strieber’ın etkisiyle artık daha çok “uzaylıların Dünyalıları kaçırması” gibi tedirgin edici konular işlenmeye başladı ve "Gizli Dosyalar" gibi televizyon dizileri ortaya çıktı. Bununla birlikte bu edebiyatta da uzaylılara genellikle iyi roller veriliyordu. David Jacobs ve Budd Hopkins gibi yazarlar insanlığın Dünya-dışı canlılarca genetik olarak etkilenmesini de işlediler. Psikiyatr John Mack (1929-2004) Dünya-dışı “istilacılar”ı insanlığa bilgelik getirmeye çalışan sert, fakat iyi rehberler rolü verdi. Son on yıl UFO’lar ve uzaylılar konusundan esinlenen filmler açısından çok zengin bir şekilde geçmiştir. Son zamanlardaki filmler arasından özellikle Roland Emmerich’in Kurtuluş Günü (1996), Robert Zemeckis’in “ Mesaj ” (1997) ve M. Night Shyamalan’ın “İşaretler” filmi ilgi çekmiştir.

Temas grupları ve New Age akımı

1950’li yıllardan itibaren UFO fenomeniyle ilgili, “temas grupları” adı da verilen mistik tarikatlerin ortaya çıktığı görülmüştür. Bu tür gruplar genellikle semavi varlıklarla ya da uzaylılarla doğrudan ya da dolaylı (telepatik) olarak temas halinde olduğunu iddia eden bir guru ya da bir lider çevresine toplanmış müritlerden oluşmaktadır. Bu tür liderlerin en eskilerinden biri, nükleer silahların artışı tehlikesi karşısında Dünya insanlığını uyarmak isteyen bir Venüs’lüyle doğrudan temasta bulunduğunu iddia eden Georges Adamski’dir.Adamski büyük ölçüde gözden düşmüş ve saygınlığını yitirmiş olmakla birlikte, Fondation Adamski adıyla kurulan bir kurum, yazılarını yayımlamıştır. İngiliz mistik George King tarafından 1955-1956’da Londra’da kurulan The Aetherius Society ve Ernest L. ve Ruth Norman tarafından 1954’de kurulan Fondation Unarius bu tür oluşumların eskilerine örnek olarak gösterilebilir.

Bu tür grupların Dünya-dışı kaynaklardan aldıklarını ileri sürdükleri mesajların ana konusu nükleer silahlardaki artış tehlikesi karşısında insanlığın uyarılmasıdır. Dünya-dışı temasta olduklarını ileri süren yeni gruplara örnek olarak Heaven Gate, Raëlism ,Ashtar Galactic Command grupları gösterilebilir.

Günümüzde, bu tür “temas tarikatları”nın gerek eskileri gerekse yenileri, Hıristiyanlık unsurlarının ve Doğu dinleri unsurlarının "uzaylıların Dünyalılar’a karşı 'iyi dilekli' oluşu"ndan yola çıkan fikirlerle bağdaştırıldığı bir dünya görüşüne sahiptir.

1970 yıllarında, New Age akımının UFO’lar ve uzaylılardan söz eden kitaplarının yayımlanmasıyla, konuya daha geniş açıdan bakılmaya başlanmış ve UFO’ları doğa-üstü ve okült konulara da bağlayan bir yenilik hareketinin oluştuğu görülmüştür. Her ne kadar UFO’ları okült ve dinsel kavramlarla bağdaştırma hareketleri 1950’li yıllardaki temas gruplarında da az çok görülmüşse de 1970’lerde bu bağdaştırma hareketleri son derece geniş bir skala içine yayılmıştır. New Age akımı mensuplarının çoğu Dünya-dışı canlılara inanmış ve onlarla temas kurma girişimlerinde bulunmuştur. Bu akımın ünlü sözcülerinden biri sinema oyuncusu Shirley MacLaine’dir.

Siyah giysili adamlar

“Siyah giysili adamlar” (İng. Men in black, MIB) ya da “siyah giyen adamlar” Amerikan folklorunun bir ürünü olan, hayalî kişileri belirten genel bir terimdir. Sözde var olan bu kara giysili, son derece tehlikeli kişilerin amacının Dünya-dışı canlılara ilişkin bilgilerin insanlığa ulaşmasını engellemek olduğu varsayılır. Kendilerini genellikle Amerikan federal hükümeti adına çalışan ajanlar olarak takdim ederler. Dünya-dışı bir fenomene tanık olanın evine ertesi gün ya da azami birkaç aylık bir süre sonra bir ya da birkaç kişi (genellikle üç kişi) olarak gelirler, bazen içlerinden biri kadın da olabilir. Tanık onları genellikle olayı örtbas edip gizlemekle görevli hükümet ajanları olarak, bazen de esrarengiz amaçları olan Dünya-dışı canlılar (uzaylılar ya da insansılar) olarak görür. Genellikle II. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllardaki stilde, siyah, koyu renkli ya gri giysiler giyinirler, varsa, arabaları da bu döneme ait bir araba olur.

“Siyah giyen adamlar” konusunu Gray Barker ufolojinin klasiklerinden biri sayılan, makalelerini bir araya getirerek oluşturduğu “Onlar uçandaireler hakkında çok şey bildiler” (They knew too much about flying saucers) adlı kitabıyla gündeme getirmiştir. Bu kitabın yayımlanmasından on yıl kadar sonra John C. Sherwood, Gray Barker’in ufolojik fanzinindeki metinlerin (makalelerindeki metinlerin) aslında bilimkurgu hikâyelerinin metinleri olduğunu açıkladı. Yani John C. Sherwood’a bakılırsa, “siyah giyen adamlar” Amerikan folkloruna geçmeden önce piyesler halinde yaratılmış bir efsane idi. Senaristler bu konudan yararlanmakta gecikmediler ve “siyah giyen adamlar”ı konu alan televizyon dizileri yaptılar.

Olaylar ve tanıklıklar

UFO gözlemlerinin çoğu, gözlemlerinin gerçekliği hakkında elle tutulur bir kanıt veremeyen bir veya birkaç kişinin az çok kesin bir tanıklığı üzerine kuruludur. Yalnızca tanıklıklar üzerine kurulu olaylardan başka, nadir olmakla birlikte, doğrudan veya dolaylı fiziksel unsurlarla desteklenen olaylar da vardır. Olayların bir kısmı devletlerin çeşitli bilimsel ve askerî otoritelerince yapılan soruşturmalarla araştırılmıştır. Bu olaylardaki doğrudan fiziksel veriler genellikle radarlarla veya fotoğrafik cihazlarla yapılan saptamalar, dolaylı fiziksel veriler ise toprak üzerinde UFO’larca oluşturulduğu varsayılan izler, ancak elektromanyetik etkiyle oluşabilecek izler ve çevrede yaratılan bir karışıklık izleridir.


Tanıklıklar


UFO olaylarının çoğu, gökte veya yerde bir ya da birçok kişi tarafından birtakım nesnelerin ya da ışıkların gözlemlenmesinden ibaret olan “tanıklıklar kategorisi”nde yer alır. Bu tanıklıkların çoğundan “doğrudan kanıtlar”ın (örneğin bir fotoğraf) ya da “dolaylı kanıtlar”ın (örneğin yerde bırakılan izler) yokluğu nedeniyle soruşturmacılar pek yararlanamazlar.

Geniş kitlelerce (toplu olarak) yapılan UFO gözlemlerinin sayısı çoktur. Belçika UFO Akını (Dalgası) ,Mexico UFO Akını ve Los Angeles Savaşı kitlesel UFO gözlemlerine örnek olarak gösterilebilir. Fransa’daki bazı UFO olayları da GEIPAN tarafından listelenmektedir ki, bu listedeki kitlesel UFO gözlemlerinden biri Aldudes Olayı olarak bilinen, Aquitaine’de 2 Şubat 1985’te yapılan UFO gözlemidir. Kalabalık bir insan topluluğu tarafından görülen bu UFO, ışıklı olup beyaz, kırmızı ve yeşil renklerde ışıklar saçıyordu. UFO daha sonra Ardennes’de (Fransa) ve İspanya’da da gözlemlendi.Fransa’daki bir başka kitlesel gözlem Vaucluse Olayı ya da Hautes-Pyrénées Olayı olarak bilinir.

Çekilen fotoğraflar ve video kamera filmleri

UFO fenomeninin incelenmesi için yararlanılabilen başlıca öğeler fotoğraflar ve video kameralarıyla çekilen filmlerdir. UFO fotoğrafları üzerine yapılan bir analiz bu fotoğrafları üç kategoride sınıflandırmıştır:

1. Minimal fotoğraflar: Bu sınıftaki fotoğraflarda UFO beyaz renktedir, genellikle tek biçimlidir, görüntüsü ayrıntılardan yoksundur, arka plan siyah ya da karanlıktır; bu tür fotoğraflar bazen çevrenin bir kısmını da içerirler. Bu fotoğraflardaki görüntünün enformasyon değeri çok düşüktür. Los Angeles Savaşı denilen UFO olayında 25 Şubat 1942’de çekilen, Los Angeles Times gazetesinde yayımlanan fotoğraf bu sınıftaki fotoğraflara örnek olarak gösterilebilir.
2. Fincan tabağı (uçandaire) biçimli UFO fotoğrafları: Bu sınıfa giren fotoğraflarda nesne, dairesel biçimli olup, üst kısmı bombeli olur ya da kubbe tarzında bir şişkinlik gösterir.[58]
3. Egzotik UFO fotoğrafları: Azınlıkta kalan UFO fotoğraflarıdır; çünkü günümüze dek çekilmiş UFO fotoğraflarının ancak % 4’ünü oluştururlar ve tipik olmama özellikleriyle diğer iki sınıftaki UFO fotoğraflarından ayırt edilirler. Yani bu tür fotoğraflardaki UFO’lar ne minimal fotoğraflardaki UFO özellikleri gösterirler, ne de ikinci sınıftaki tipik uçandaire (fincan tabağı) biçimi gösterirler. Burada bir veri ya da görünürlük hatası sözkonusu olmayıp, farklı ya da özel türlerin varlığı sözkonusudur. Dolayısıyla bu tür fotoğrafların enformasyon değeri, diğer sınıftakilere kıyasla daha fazladır. Bu sınıftaki UFO görüntüleri, gerçeklikleri şüpheli bulunmadıkları ya da reddedilmedikleri takdirde, özel dergilerde ya da basında yayımlanan nadir fotoğraflar olurlar.

Fotoğrafik aygıtlarla kaydedilmiş, tanınmış UFO olaylarından bazıları şunlardır:

* Ocak 1958’de Brezilya Deniz Kuvvetleri’ne ait Almirante Saldanha adlı “okul gemisi”nin fotoğrafçısı Karayipler’in güneyindeki Trinidad (Trinité) Adası üzerinde uçan bir metalik diskin 6 fotoğrafını çekti. Bu fotoğraflar birçok laboratuvarda incelenmiş ve gerçek oldukları onaylanmıştır.

* Haziran 1976’da Kanarya Adaları Gözlemi adıyla tanınan ünlü UFO olayında pek çok tanık tarafından gözlemlenen UFO’nun fotoğrafı da çekildi. Çok ışıklı bir UFO sözkonusuydu. Hiçbir hile olmadığı ve bilinen herhangi bir fenomenle ilgili hiçbir karıştırma sözkonusu olmadığı ortaya kondu.


* 1990’daki Belçika UFO Akını sırasında çekilen, "Photo de Petit-Rechain" adıyla bilinen ünlü üçgen biçimli UFO fotoğrafı. Fotoğraf Brüksel Kraliyet Askerî Okulu’nda Prof. Dr. Marc Acheroy yönetimindeki bir öğrenci tarafından analiz edildi. Ardından Belçika Uzay Fenomenleri İnceleme Kurumu da fotoğrafta hiçbir hilenin olmadığını ve fotoğrafı çekilen nesnenin maddi olduğunu doğruladı. Fotoğraf daha sonra Prof. Auguste Meessen tarafından da incelendi, Meessen de fotoğrafta hiçbir hilenin sözkonusu olmadığını doğruladı. Bununla birlikte, astrofizikçilerden Pierre Magain ve Marc Rémy bunun üçgen biçimli bir maket ve ışıklar kullanılarak kolayca üretilebilecek bir fotoğraf olduğunu ileri sürdüler. Dolayısıyla fotoğrafın gerçekliği kesinleşmiş olmakla birlikte, fotoğrafı çekilen nesnenin tabiatı, mahiyeti ve kökeni konusunda belirsizlik sürmektedir.

* Mart 1997’de ışıklı bir oluşum Phoenix kenti (Arizona) üzerinde uçtu.200’den fazla kişi mahalli idare merkezi binalarının çevresinde toplandılar ve 9 amatör, video kameralarıyla UFO’yu filme almayı başardı. Böylece herhangi bir yanılma iddiasına imkân vermeyeceği gibi, kameramandan kaynaklanan pozisyon değişikliğine bağlanan hatalara ilişkin bir iddianın ortaya atılmasına da imkân vermeyecek kesinlikte bir kanıt elde edilmiş oluyordu. Bu olay ufoloji literatürüne "Phoenix Işıkları" olarak geçmiştir.

* "Campeche gözlemi" adıyla bilinen gözlem 2004 yılında Meksika’da gerçekleşti. Meksika Hava Kuvvetleri’ne ait bir uçağın radar operatörü teğmen Germán Marín Ramírez radarla Meksika hava sahasında bulunan 11 UFO saptadı. Yeri saptanan nesnelerin kaynağına yaklaşarak kızılötesi kamerayla 11 UFO’yu filme aldı. Kızılötesi film kayıtları halen muhafaza edilmektedir.Bunların uçandaire olmadığı görüşündekiler, sözkonusu nesnelerin bir petrol ya da doğalgaz kuyusundan sızan alevler olabileceği yönünde görüş bildirdiler.

Çevrede bırakılan izler

Bu veriler UFO’ların yere konmasıyla meydana geldiği ileri sürülen yanık veya kurumuş yer, yanık veya zarar görmüş bitki örtüsü, manyetik gariplikler, ışınım seviyesindeki artışlar ve bazı madenî izler gibi fiziksel izlere dayalıdır.

Yöntembilimsel açıdan bakılırsa, tüm ileri sürülen fiziksel izler veya "ekin çemberi" (İng. Crop-circle) denilen nedeni açıklanamayan garip oluşumlar ile UFO’lar arasında kesin bir ilişki kurmak imkânsızdır.

Çevredeki değişiklikler ve bozulmalar UFO’lardan başka nedenlere de bağlı olabilir. Bununla birlikte UFO olaylarının bazılarında, bir UFO’nun konduğu gözlemlenen yerlerde birtakım izlere rastlanılmıştır; bu olaylarda izler ve gözlem birbirini desteklemektedir. Gözlem ve izlerin birbirini desteklediği ünlü UFO olaylarına "Rendelsham Olayı" (İngiltere) ve Trans-en-Provence Olayı Fransa) örnek olarak gösterilebilir. Ayrıca, yerde bilinmeyen bir nedenle beliren, "ekin çemberi" denilen garip oluşumları inceleyen grupların en titizlerinden biri sayılan BLT Araştırma Ekibi’nin araştırmacıları bu tür oluşumlarda nadir radyoaktif izotoplar keşfetmişler ve bu oluşumların çevresindeki bazı bitkilerin çekirdeklerinde derin yapısal değişikliklerin oluştuğunu saptamışlardır.

* 1982 yılında, Nancy (Fransa) yakınlarında, bir UFO’nun indiği gözlemlenmiş alana yerleştirilen bitkilerde önemli ölçüde su kaybı (Fr. déshydratation) ve pigment düzeyinde önemli bir değişim olduğu gözlemlenmiştir. Bu saptamalar birçok bağımsız laboratuvarda doğrulanmıştır.

*4 Eylül 1989’da saat 4.30’a doğru Tuiles’de (Tarn, Fransa) 72 yaşındaki bir tanık, geceleyin açık penceresinden bir ışıltının sızdığını fark etti. Kalkıp baktığında tarlada her kenarı yaklaşık 10 m. olan kare biçimde bir ışıklı alan olduğunu gördü. Işık, damının üzerinde duran, fasetaları olan topaç biçimli bir cisimden geliyordu. Yaklaşık 30 saniye sonra cisim, aniden, gürültü yapmadan ve koku bırakmadan kayboldu. Tanık ertesi gün dam oluklarının UFO’nun konduğu yerde kahverengiye çalar bir renk almış olduklarını ve büyük bir kanal oluşturacak şekilde yer değiştirmiş olduklarını farketti Damı tamir eden tamirci ise, 3 m. ile 5 m. uzunluktaki dam oluklarının bir saatin akrebinin izlediği yönde spiraller çizecek şekilde düzenlenmiş olduğunu fark etti. Evinin damının bozulmasıyla mağdur olan tanık ancak birkaç yıl sonra tazminat alabildi. Damı bozan UFO tarafından bırakılan maddi izlere rağmen ve Jandarma Kuvvetleri’nin tüm araştırma ve soruşturmalarına rağmen, SEPRA soruşturması bu olaya bir açıklama getirememiştir.

Tanıklar üzerindeki fiziksel etkiler

UFO gözlemine tanık olanlardan bazıları UFO gözlemleri sırasında ya da UFO geçip gittikten sonra baş ağrıları, ses kaynağı olmadığı halde birtakım sesler duyma (İng. tinnitus), mide bulanması, deri ve kornea yanıkları (örneğin Falcon Lake Olayı’nda ve "geçici felç" gibi birtakım fiziksel etkilere maruz kaldıklarını beyan etmişlerdir. Ayrıca radyoaktif zehirlenme geçirenler de olmuştur (örneğin Cash-Landrum Olayı’nda). Bununla birlikte UFO olaylarının çoğunda bu fiziksel etkiler veya yanıklar birer tıbbi kanıt olarak göz önüne alınamamaktadır; bu tutumda bunların sıradan yanıklar olması ve dalga geçme amaçlı olma olasılığının etkisi büyüktür.

Bu tür fiziksel etkilere maruz kalınmış UFO olaylarına Fransa’dan şu iki olay örnek olarak gösterilebilir:

* GEIPAN dosyalarına kayıtlı birinci olay 1 Aralık 1979’da Annot’da yaşanmıştır. Mal teslimi nakliyatı sırasında bir kasap, saatte 80 km. hızla giderken tiz bir ses çıkaran sarı bir küre tarafından 2 km. boyunca takip edilmiştir. Tanık sinirsel bir şok ve aynı zamanda bağırsak tıkanması geçirmiştir. Yapılan soruşturma gözlemlenen nesnenin teşhisini sağlayamamıştır.

* Bir başka olay 10 Mart 1980’de Authon du Perche’de yaşanmıştır. Işıklı rampaları olan dikdörtgen biçimli bir UFO, tanığın telefonu üzerine gelen jandarmalarca gözlemlenmiş ve ardından bu jandarmalardan bazıları kırıklık hissetmiş ve uykusuzluk çekmişlerdir.
Radarlarla saptananlar ve izlenenler

Görsel gözleme paralel olarak, UFO’ların kontrol kulelerindeki sivil veya askerî kalifiye operatörler ve personel tarafından radarlarla da saptandığı ve izlendiği UFO olayları, genellikle en verimli UFO olayları olarak kabul edilirler. Bu tür UFO olaylarından bazıları şunlardır:

* Ocak 1948’de Kentucky’deki Mantell Olayı * sırasında bir UFO’nun birçok sivil ve askerî tanık tarafından gözlemlenmesinin ardından üç avcı uçağı ile UFO arasında bir kovalama yarışı başladı; bu kovalama yarışı küçük filonun komutanı Thomas F. Mantell’ın kaza sonucunda ölümüyle sonuçlandı.

* Haziran 1952’de "Washington Atlıkarıncası" denilen Washington Gözlemi’nde UFO gözlemi birçok sivil ve askerî radarlar tarafından da doğrulandı.

* Ağustos 1956’da Lakenheath Olayı sırasında Bentwaters ve Lakenheath (Birleşik Krallık) askerî üslerinin radarları saatte 6400 km. süratle yer değiştiren 15 cisim saptadı. Olayın incelendiği Condon Raporu'nda bu saptamaya hiçbir açıklama getirilememiştir.

* Eylül 1976’da İran radarları ünlü Tahran Olayı * sırasında UFO’lar saptadılar.

* Mart 1990’da Belçika Hava Kuvvetleri yerdeki tanıklarca görülen ve radarlarca da saptanan bir UFO’yu avlamak üzere iki F-16 uçağı kaldırdı. Av yaklaşık bir saat sürdü. Belçika Hava Kuvvetleri’nden General Brouwer’nin yaptığı açıklamaya göre, uçan cisim “konvansiyonel araçlarla ele geçirilemeyecek ve kıyaslanamayacak derecede, çok büyük hızlarla hareket ediyordu.” F-16’ların radar kayıtları, kimliği tanımlanamayan bu aracın ya da cismin “bir ‘insan pilot’ için teorik olarak ölümcül olan manevralar” (birkaç saniye içinde 700 feet’ten 10.000 fit’e çıkma ve ardından saatte 1500 km. hızla 5 saniyede 500 fit’e inme, çok yüksek hızlarla havada zikzaklar çizme vs.) yapmış olduğunu ortaya koydu.

* 15 Ekim 2004’te Fransa’da bir Mirage 2000 keşif uçağı meçhul bir hava taşıtı tarafından takip edildi. Uçak ekibinin başkanı kendilerini izleyen hava taşıtının oval biçimli olduğunu görünce önce bunun avcı tipi bir hava taşıtı olduğu sonucuna vardı; fakat “yer kontrol”deki görevlilerle temasa geçtiğinde, “yer kontrol”den o bölgede başka bir taşıta ilişkin hiçbir işaret saptanamadığını öğrendi. GEIPAN soruşturmasından sonra olay, açıklanamamış olaylar listesine dahil edildi.

Elektromanyetik girişimler

UFO’ların neden olduğu ileri sürülen elektromanyetik girişimler genellikle otomobillerin arıza yapmasıyla, elektrik kesilmeleriyle, radyo ve televizyon yayınlarıyla, iletişimle ve hava ulaşımıyla ilgili elektromanyetik girişimlerdir.

NASA’daki bilim insanı Dr. Richard F. Haines tarafından bu konuda uçak kazalarıyla ilgili olarak derlenen liste otuzdan fazla uçak kazası olayını içermektedir. 1976’da Tahran’da 18 Eylül'ü 19 Eylül'e bağlayan gecede meydana gelen "Tahran Olayı" bu tür olaylar içinde en tanınmış olanıdır.

3 Eylül 1985 gecesi Lyon’da (Fransa), saat 22.00 sularında pek çok tanık futbol topu iriliğinde bir küre gözlemledi. Küre şehir merkezindeki Edouard Herriot nehir limanındaki sulara dikine inerek, sessizce düştü. Işıklı küre yeşil renkte bir floresan halesiyle çevriliydi. O an devriye görevindeki polis arabasının tüm ışıkları herkesin gözü önünde yanıp sönmeye başladı. Daha sonra bir dakika boyunca, civarda bulunanlar suyun dibinde yaklaşık 30 m. çapında beyazımsı-sarı renkte bir ışık gördüler. Bu düşüş Lyon kentinin dışında kalan, civardaki yerleşim birimlerinde yaşayanlarca da gözlemlenmişti. Yüzeyde yapılan ilk incelemelerde çok güçlü olmamakla birlikte bir radyoaktivitenin varlığı saptandı. Jandarma Kuvvetleri’nce açıklanamayan bu fenomen kimliği tanımlanamayan fenomenler listesine eklendi.

Resmî soruşturmalar

Yaklaşık elli yıldan beri UFO fenomeni üzerine devletlerin çeşitli organlarınca ve inceleme kurumlarınca sürdürülen resmî bilimsel incelemelerde bulunulmuştur. Condon Raporu gibi bazı resmî incelemeler bu konudaki derin araştırmaların bilimi geliştirecek bir yanı olmadığı yönünde sonuca varırken, GEPAN’ın incelemeleri gibi bazı incelemelerde, nötr kalma tercih edilmiş ve bu tür karmaşık olayların açıklanmasında bilimsel incelemelerin devam etmesi önerilmiştir. COMETA Raporu ve Estimate of the situation Raporu gibi, az sayıdaki bazı özel ve resmî incelemelerde ise varılan sonuçlarda “Dünya-dışı canlılar hipotezi”nin lehinde görüş belirtilmiş ve devletlerin resmî tavırları ve bilimsel topluluk eleştirilmiştir.
A.B.D. 'deki soruşturmalar

ABD UFO fenomeni üzerine soruşturma başlatmaya 1940’lı yılların sonlarında karar verdi ve konuyu soruşturmak üzere farklı komisyonlar oluşturdu. 9 Temmuz 1947’de A.B.D. Hava Kuvvetleri İstihbarat Servisi F.B.I. ile işbirliği yaparak Kenneth Arnold’un ve United Airlines’in uçuş ekibinin tanıklığı gibi en güvenilir UFO tanıklıklarını incelemek üzere gizlice bir soruşturma başlattı. İstihbarat Servisi, beyanında “böyle bir fenomenin gerçek olup olmadığını saptamak için ilişkili olduğu tüm bilim insanlarından yararlanma yoluna” gidileceğini bildirdi. Ayrıca araştırma, beyanata göre, “uçan nesneler göksel bir fenomen ya da mekanik vasıtalarla sevk edilen tuhaf nesneler de olabilirler şeklindeki bakış açısı terk edilmeden” sürdürüldü.

Üç hafta sonra şu sonuca vardılar: “Uçandaire hikâyeleri hiç de hayal ürünü veya bazı doğal fenomenlerin abartılmasından ibaret değildir. Gerçekten bir şeylerin uçması sözkonusudur.” Hava Kuvvetleri’nin Levazım Komutanlığı'na bağlı Teknik ve İstihbarat Birimleri tarafından bir ek soruşturma daha yapıldı ve aynı sonuçlar elde edildi.Varılan sonuç şuydu: “Fenomende, tanıkların görme duyusuyla ilgili yanılgılardan öte, gerçek bir şey var. Bunlar disk biçiminde, metalik görünüşlü ve uçaklarımız gibi büyük cisimlerdir.” Ayırt edici özellikleri; “yükseliş hızları, son derece yüksek manevra kabiliyetleri”, genellikle gürültü çıkarmadan, havaya bir şey yaymadan ve bazen grupça uçmaları ve “bir uçak veya radarca saptandıkları an düşmanca bir niyete sahip olmadıkları halde kaçma davranışı göstermeleridir.”

Hava Kuvvetleri’nin 1954’teki 200-2 talimatı UFO’ları “bir davranışa sahip, aerodinamik veya alışılmamış özellikler gösteren, bilinen hiçbir uçak ya da füze tipine benzemeyen ya da alışılmış hiçbir cismin mutlak olarak eşi, benzeri olmayan her cisim” olarak tanımlamaktaydı. Bu talimat B kategorisindeki UFO’ların “A.B.D.’nin güvenliği bakımından olası bir tehdit” olarak incelenmesi gerektiğini ve teknik durumlarının ortaya konmasını şart koşuyordu. Ayrıca Hava Kuvvetleri açıklanmamış olaylarla ilgili olarak basınla tartışmama ya da izinsiz beyanat vermeme konusunda uyarıldı. Kısaca, 1947 yılının Eylül sonunda UFO fenomeninin resmî olarak incelenmesi Hava Kuvvetleri’nce yapılmıştı. Bunu 1947 yılının sonunda Sign Projesi soruşturması izledi ki, bu soruşturma 1948 sonunda Grudge Projesi soruşturmasına dönüştü. Bu soruşturmalar Hava Kuvvetleri’nin bu konudaki resmî soruşturmalarına 1970’te nokta koyan, 1952’de başlatılan ünlü Mavi Kitap (İng. Blue Book) Projesi soruşturmasıyla tamamlandı. “Uçan fincan tabakları” (İng. flying saucers) terimi yerine “UFO” teriminin kullanılmasını öneren kişi, “uçan fincan tabakları” teriminin gözlemlerin çeşitliliğini yansıtmadığını düşünen, Mavi Kitap Projesi’nin başında bulunan, yani bu projede birinci müdür olan yüzbaşı Edward J. Ruppelt’tır. Ruppelt sözkonusu alandaki deneyimini “UFO” teriminin ilk kez kullanıldığı kitap olan "The Report on Unidentified Flying Objects" adlı kitabında anlatmıştır.

Sign Projesi

Sign Projesi ilk uçandaire gözlemlerinden sonra, general James Harold "Jimmy" Doolittle’ın 1946’da « hayalet füzeler » olayı sırasındaki bir soruşturmasının ve general Schulgen tarafından 1947 yazında yapılan, "uçan nesnelerin maddi gerçekliği"ni ortaya koyan incelemesinin ardından başlatıldı ve A.B.D. Hava Kuvvetleri’nin UFO’lar üzerine ilk resmî bilimsel incelemesi oldu. Bu proje Hava Kuvvetleri’nin Ohio’daki Write-Patterson Üssü’nde Hava Levazım Komutanı general Nathan F. Twining’in girişimiyle 1947 yılı sonunda başlatıldı ve 1948 yılı sonuna kadar sürdü ve 16 Aralık 1948’de yerini Grudge projesine terketti.

Proje yüzbaşı Robert R. Sneider’in başkanlığında sürdürüldü. Proje “dar kapsamlı bir başlangıç” olarak sınıflandırılmakla birlikte, varlığı kamunun geniş kesiminde duyuldu ve kamuda adından genellikle “Fincan tabağı Projesi” olarak söz edildi. Proje, bilim insanlarından oluşan, UFO’ların yıldızlarla ve meteorlarla karıştırılmaması için UFO olaylarında “ayırt etme görevi”yle sorumlu astronom Josef Allen Hynek gibi bilim danışmanlarını bünyesinde bulunduruyordu.

Sign Projesi çalışmaları başladığında ilk girişim ünlü Mantell Olayı’nın incelenmesi oldu. Sign Projesi’nin soruşturmacıları Mantell’ın olay sırasında baygınlık geçirdiği ve Venüs gezegenini UFO sandığı sonucuna vardı. Fakat ne tanıkların olayı destekleyen gözlemlerine bir açıklama getirmişlerdi, ne de uçuş halindeki uçağın patlamasına. Bununla birlikte diğer olayların da soruşturulması sonucunda Sign Projesi soruşturmacıları “Dünya-dışı canlılar hipotezi”ne daha yakın hale geldiler ve Pentagon’a hazırladıkları Estimate of the situation Raporu’nu sundular. Bu raporda Sign Projesi’nde görevli bilim insanları en esrarengiz (en açıklanamayan) UFO’ların mahiyetinin izah edilmesinde neden “Dünya-dışı canlılar hipotezi”ni daha akla yakın bulduklarını açıklıyorlardı. Fakat rapor general Hoyt S. Vandenberg tarafından reddedildi. Rapor birkaç ay sonra kamuya yansımışsa da, zamanla az çok unutuldu. Bu soruşturmanın yerini 1948 sonunda başlatılan Grudge Projesi soruşturması aldı.
Grudge Projesi

Grudge Projesi 1949 ve 1952 yılları arasında UFO fenomenini incelemekle görevlendirilen A.B.D. Hava Kuvvetleri’nin ikinci resmî incelemesi oldu. Başında general Charles Cabell’ın bulunduğu proje bazı şüpheli aydınlatmalardan dolayı çok tartışılan bir proje oldu.Kimileri bu projeyi A.B.D. Hava Kuvvetleri’nin Sign Projesi sonuçlarına cevaben (karşılık olarak) bir “kasten yanlış bilgi verme (dezenformasyon) girişimi” diye nitelendirdi.Sign Projesi gibi Grudge Projesi de UFO olaylarının çoğunu yanılmalardan kaynaklanan olaylar olarak ele aldı. Fakat Sign Projesi’nin soruşturmacıları tanımlanamayan ve esrarengiz kalan bazı olayların varlığını da kabul etmekteyken, açıklanamayan bir olay olmayacağı görüşündeki Grudge Projesi soruşturmacıları "tanımlanamayan olaylar"ın hepsini de muhtemelen bilinen fenomenlerden kaynaklanan olaylar olarak niteledi. Ayrıca Grudge Projesi soruşturmacıları bunu Amerikalılar'a açıklamak üzere bir halkla ilişkiler kampanyası başlattılar.

Ağustos 1949’da Grudge Projesi ekibi tüm incelemelerin UFO gözlemlerinin şu nedenlerden kaynaklanan olaylar olduğunu açıklayarak raporunu bitirdi:

1. Bilinen nesnelerle ilgili bir yanılma (meteor, meteoroloji balonu, yapay uydu gibi nesnelerin UFO sanılması).
2. Bir tür kolektif histeri ve sinirlilik (kalabalık bir insan topluluğu tarafından yapılan UFO gözlemlerine getirilen açıklama)
3. Gözlemde bulunduğunu uydurma.
4. Psikiyatrik rahatsızlıklar.

İleriki bir tarihte Mavi Kitap Projesi’nin başkanı olacak Edward J. Ruppelt, Grudge Projesi’ne ilişkin olarak 1956’da "The Report on Unidentified Flying Objects" adlı kitabında şöyle yazıyordu: “İsim ve yer değişikliğiyle birlikte amaç da değişmişti; amaç açıkça belliydi: UFO’lar sıkıntısından kurtulmak… Bu, hiçbir yerde yazılmadı, fakat Grudge Projesi’nin gerçek amacında neyin sözkonusu olduğunu görmek için pek fazla bir çaba harcamaya gerek yoktu. İtiraf edilemeyen bu amaç, her ilişki, emir ve hizmet notunun ardından kendini açıkça göstermekteydi.”

Grudge Projesi’nin sorumlu istihbarat subayı Jerry Cummings, 1951 yazının başlarında şu beyanatı yaptı: “Herkes Grudge Projesi’nin soruşturmacılarıyla alay ediyor. Oysa ATIC’in başındaki general Harold Watson’ın emri üzerine Grudge Projesi’nin çalışanları yalnızca kendilerine gönderilen raporları sistemli bir şekilde eleyerek değerlendirmektedir. Onların çalışması yalnızca Washington’un hoşuna gidecek yeni ve orijinal açıklamalar önermekten ibarettir.” Önceki projede görev almış sorumlu bilim insanlarından biri olup, daha sonra “Dünya-dışı canlılar hipotezi”nin taraftarlarından biri haline de gelmiş bulunan astronom Josef Allen Hynek Grudge Projesi’ni aynı nedenlerle (kasten yanlış bilgi verme) eleştirdi. Bu yüzden “Dünya-dışı canlılar hipotezi”ni savunan ufologlar Grudge Projesi’ni halkın UFO’lara ilgisini kesmesini amaçlayan bir aldatma operasyonu olarak kabul ederler.

12 Eylül 1951’de yüzbaşı Edward J. Ruppelt, ertesi yıl Mavi Kitap Projesi haline gelecek Grudge Projesi’nin başına getirildi.

Mavi Kitap Projesi

Başında Edward J. Ruppelt’ın bulunduğu Mavi Kitap Projesi Amerikalılar’ın UFO fenomeni üzerine yapılmış incelemelerinin en ünlüsü oldu. Mavi Kitap Projesi’nin üç resmî amacı şunlardı:

1. UFO gözlemi tanıklıklarının hepsi için bir açıklama bulmak.
2. A.B.D.’nin güvenliği konusunda UFO’ların bir tehdit oluşturup oluşturmadığını saptamak.
3. UFO’ların A.B.D.’den daha ileri, yararlanılabilecek bir teknolojiye sahip olup olmadıklarını saptamak.

Bu amaçlara bir de, ileride, siyasi yorumlara cevap vermek üzere Mavi Kitap Projesi soruşturmacılarını konunun bilimsel yanından vazgeçmeleri için birçok kez zorlayacak olan hükümet sözcüsünün rolü eklendi.

Bu proje 10.147 olayı inceledi ve bunlardan 9.501’inin açıklandığı duyuruldu.3.201 olay istatistikî inceleme için kenara ayrılmıştı. Sonuç olarak, meydana geldiği kesin olarak doğrulanmış, fakat açıklanamamış UFO olayları bütünün % 22’sini oluşturuyordu ve bu oran, nitelikli askerî gözlemcilerce (pilotlar, hava-uçuş kontrolörleri, güvenlik görevlileri) yapılmış gözlem raporlarında ise % 38’e çıkıyordu.Mavi Kitap Projesi arşivleri, 10.147 gözlem raporunun yanısıra, 8630 fotoğrafı, 20 bobin filmi (altı buçuk saatlik film) ve tanıkların ifadelerine ilişkin 23 ses kaydını içermekteydi.

Komisyon bir inceleme bölümünden, bir soruşturma bölümünden, Pentagon’la ilişkiyi sağlayan bir memurdan (ajan) ve sivil bilim danışmanlarından oluşuyordu. 1952 yılı boyunca UFO gözlemlerinin medyada yer alması iyice arttı; üst kademelerdeki devlet daireleri de fenomenle yakından ilgilenmeye başladılar ve bu alandaki soruşturmalara ağırlık verilmesi kararını aldılar. Eylül 1953’de yüzbaşı Ruppelt görevinden istifa etti.Projenin başına bu kez Mart 1953’de yüzbaşı Charles Hardin getirildi. Ordunun UFO fenomeni konusunda şeffaf olmayışına ilişkin çeşitli saldırılara karşı koymaya çalışan yüzbaşı, Mavi Kitap Projesi’nin 14 numaralı özel raporunu kamuya sunmaya karar verdi. UFO’ların mevcut olmadığı sonucuna varan bu rapor Ekim 1955’te kamuya sunuldu.
Projenin başına Nisan 1956’da yüzbaşı George T. Gregory atandı. Onun yerine de Ekim 1958’de binbaşı Robert J. Friend getirildi. Daha sonra, Nisan 1963’te projenin başına binbaşı Hector Quintanilla atandı. 1966’ya gelindiğinde medyada çok yer alan bir UFO gözlemi ve A.B.D. Hava Kuvvetleri’nin kuşkucu tavırları, aralarında Josef Allen Hynek’in de bulunduğu, projenin birçok sivil bilim insanının kamuya UFO fenomeninin gerçekliğinden yana olduklarını açıklamalarına neden oldu; bu Mavi Kitap Projesinin resmî konumuna karşı oldukları anlamına geliyordu.Bu ayrılık 1969’da A.B.D.’nin bütçeden ayrılan fonla, Colorado Üniversitesi’nden Dr. Edward Condon’dan UFO fenomeninin gerçek olup olmadığı konusunda bir uzman raporu hazırlatmasına neden oldu. Condon Raporu adıyla bilinen, yüz kadar olayı içeren bu rapor 1969’da kamuya sunuldu. “Condon Kurulu” tarafından incelenen UFO olaylarının yaklaşık % 15’i “açıklanamayan” olarak nitelendirilmişti, bunlar AIAA (American Institute of Aeronautics and Astronautics) tarafından dergide yayımlandı.Bununla birlikte Condon Raporu’nu yazanlar “Dünya-dışı canlılar hipotezi”ni destekleyecek yeterince sağlam kanıtlar olmadığı ve dolayısıyla UFO fenomeni üzerindeki incelemelerin terk edilmesi gerektiği sonucuna varmışlardı. Rapor, sonuçları özetleyen bir cümleyle başlıyordu: “Genel sonucumuz şu ki, UFO’ların son yirmibir yıldır incelenmesi bilimsel bilgiye hiçbir katkıda bulunmadı. Bize sunulan dosyanın özenle incelenmesi, UFO’lar hakkındaki başka derin incelemelerin de muhtemelen doğrulanamayacağı ve bilimin gelişmesine katkıda bulunamayacağı sonucuna varmamızı sağlamıştır.”

Ayrıca raporda, UFO fenomeninin yalnızca, bilinen bayağı nesnelerin UFO sanılmasına yol açan karmaşık yanılmalardan kaynaklandığı, olayların % 6 ile % 10 arasındaki bu şekilde açıklanamayacak kısmının da halüsinasyon veya dalga geçme olayları olarak açıklanıyordu. Condon Raporu aynı zamanda, “geleneksel (muhafazakar) bilim topluluğu”ndan UFO fenomeninin sosyopsikolojik kökenli olduğunu ileri süreceklere öncülük etmiş bulunuyordu.

Bu raporun amacı, görünüşte çelişkili sonuçlar içermesi nedeniyle, kuşkuyla karşılandı. Zaten Condon Kurulu’na katılma talebinde bulunan astronom Joseph Allen Hynek, talebinin, daha incelemeler başlamadan önce Edward Condon tarafından kurulun tüm üyelerine dağıtılan, varmaları gereken olumsuz sonuçların neler olduklarını bildiren bir belge yüzünden reddedildiğini doğrulamıştı.(Kamuya sonradan açıklanan C.I.A. belgelerinde UFO fenomeninin doğrulandığı takdirde sosyal karışıklıklara yol açma tehlikesi taşıdığı ve her şeyin Amerikan halkının UFO konusuyla ilgisini kesecek biçimde düzenlenmesi gerektiği tavsiye ediliyordu.) Raporda aynı zamanda UFO gözlemlerinin doğal fenomenler olduğunu kamuoyuna açıklayabilmeleri için bilim insanlarının kendilerine bu olanağı sağlayacak bir formasyon almaları tavsiyesinde bulunuluyordu.

Bu gelişmelerle Mavi Kitap Projesi resmî olarak Aralık 1969’da dağılmış durumdaydı ve proje, etkinliğini Ocak 1970’te tümüyle durdurdu. 1974’e kadar A.B.D. Hava Kuvvetleri arşivlerinde muhafaza edilen Mavi Kitap Projesi arşivleri 1976’dan itibaren Amerikan Milli Arşivleri’ne devredilmiş olup erişilebilir durumdadır.

Kasten yanlış bilgi verme politikası

François Parmentier gibi bazı yazarlar devletlerin, özellikle A.B.D.’nin UFO’lar konusunda halka kasten yanlış bilgi verdiğini ileri sürmektedir.

"Soğuk Savaş” döneminde A.B.D. Ordusu UFO’ların gizli Rus silahları ya da Rus hava taşıtlarının prototipleri olabilecekleri kaygısıyla bu fenomeni gizlice soruşturma kararı aldı. Önceleri Amerikan hava sahasındaki gözlemler için, özellikle UFO gözlemleri için CIRVIS prosedürü gibi, çeşitli bilgi toplama ve aktarma prosedürleri uygulandı. Fakat Ekim 1947’den itibaren Pentagon’da Hava İstihbarat Dairesi başkanı general George Schulgen UFO’lar hakkında enformasyon aktarımını hızlandırdı ve bu istihbarat sırlarının açığa verilmesinin casusluğa ilişkin yasalarla cezalandırılması emrini verdi.

Sistem zamanla genişleyerek orduyu da aştı: Bir “JANAP 146” talimatı otoritelere acilen UFO gözlemlerini rapor etmek durumunda olan askeriyeyi, komutanlar da dahil olmak üzere sivil havacılıkla ve hatta deniz ticaret filosuyla karşı karşıya getirmek zorunda bıraktı. Gelişmeler, özellikle, sıkı denetimden rahatsız olan sivil pilotların protestolarına neden oldu ve sivil pilotlar 1958’de konuya ilişkin bir dilekçe yazarak başvuruda bulundular. 1959’da Kanada tüm Kuzey Amerika kıtasını kapsayan CIRVIS’i kabul etti.

Avrupa’nın mahalli gazetelerine varıncaya değin tüm yabancı basın titizlikle inceleniyordu. Fakat enformasyonlar yeterince ayrıntılı değildi, daha ayrıntılı hale getirilmeleri gerekiyordu. Paris Match dergisi 1956’da Orly Havaalanı yakınlarında 18 Şubat’ı 19 Şubat’a bağlayan gece yapılan UFO gözlemi üzerine bir makale yayımlayınca C.I.A. ’nin bilimsel istihbarat dairesinin yeni müdür yardımcısı Fransız basınını yerdi. Oysa Fransa’nın konuya yaklaşımı uçandairelerin varlığını kanıtlama yönünde olmayıp, yalnızca UFO fenomenini yakından takip etmekten ibaretti. Konu Haziran 1952’de ulusal basında ilk kez büyük başlıklarla verildiğinde, enformasyon A.B.D.’ne derhal bir istihbarat raporu yoluyla ulaştı.1949’da müdür John Edgar Hoover’a gönderilen bir FBI memorandumu, “4.Ordu karargahlarında yapılan, G-2 (Kara Kuvvetleri İstihbaratı), ONI (Deniz Kuvvetleri İstihbaratı), OSI (Hava Kuvvetleri Özel Soruşturmalar Dairesi) ve FBI arasındaki son haftalık toplantılar sırasında, G-2 ve 4. Ordu subaylarının ‘uçan diskler’, ‘uçan fincan tabağı biçimli nesneler’ ve ‘ateş küreleri’ meselesini tartıştıklarını ve bu konunun Hava Kuvvetleri ve Kara Kuvvetleri subayları tarafından ‘çok gizli’ (İng. top secret) olarak ele alındı”ğını bildiriyordu. 1979’da Hava Kuvvetleri generali Carroll H. Bolender’ın Mavi Kitap Projesi’nin son bulduğunu ilan eden açıklaması, bu projeye son vermişse de, milli güvenliği ilgilendiren UFO’lar üzerine askerî raporların sürmesine son vermiş olmuyordu; çünkü bunlar gizli milli savunmayı ilgilendiren raporlar olup, Mavi Kitap Projesi’nin bir parçasını oluşturmuyorlardı. Bu doktrin II. Dünya Savaşı sonrasında Milli Güvenlik Konseyi tarafından hazırlanmıştı. Nihayet Nisan 1951’de “komünist etki”ye karşı koymak üzere P.S.B. (Psychological Strategy Board) kısa adıyla bilinen Psikolojik Strateji Dairesi kuruldu ki, P.S.B. daha sonra UFO’larla ilgili olarak da mücadele verecekti. UFO’ların nükleer tesisler ve atom başlıklı füzeleri içeren üsler yakınlarındaki hava müdahaleleri “soğuk savaş” döneminde kamuda pek fazla ilgi çekmiyor gibi görünüyorsa da 1952’de CIA müdürü Walter Smith P.S.B.’ye Milli Güvenlik Konseyi’ne “UFO’lara bağlı meselelerin psikolojik savaş terimleriyle, gerek ‘istihbarat’la, gerekse ‘operasyon’larla ilgili olduğunu ve psikolojik savaş amaçlarına yönelik olarak bu fenomenlerden saldırı ve savunma amacıyla olabildiğince yararlanılması konusunun tartışılması önerisi”ni içeren bir talimat önerisini aktardığını bildirdi.

Subay Graham Bethune Kuzey Atlantik’te subaylarca fotoğraflanmış bir UFO olayını ele alırken şöyle yazar: “Bu tür bir UFO olayında kurul önce olayda milli güvenlik için sakıncalı bir husus olup olmadığına bakar. Böyle bir husus varsa, raporlar asla başka yerlere yayılmaz. İçeriğinde milli güvenlik için sakıncalı bir hususun bulunmadığı raporlar ise Hava Kuvvetleri’ne veya Deniz Kuvvetleri’nin ilgili birimlerine gönderilir.”Kuşkucular ise meseleye kendi açılarından bakarak, ufolojik akımın kamuyu yanlış bilgilendirdiği ve kamuyu UFO fenomeninin mahiyeti hakkındaki güncel bilimsel tartışmaya ilişkin olarak yanıltmakta olduğu görüşündeler. Bu görüş bazı kuşkucu yapıtlarda “UFO’lar, Aldatılan Kamu” gibi başlıklarla yansıtıldı. Bu kuşkucu yapıtlardan birinde (“UFOs: The public deceived”) yazara göre, kamuyu aldatan, ufolojik kurumlardı ve bu kurumlar “gezegenimiz Dünya-dışı uzay gemileriyle ziyaret edilmektedir” ideolojisini yaymaya çalışıyorlardı. Kuşkucular, ayrıca, “Dünya-dışı canlılar hipotezi”ni hipotezin eleştirel incelenmesini vermeksizin çok sık dile getirdikleri için medyayı da eleştirirler.
UFO’ların Dünya-dışı araçlar olduğunu ileri süren ufologlara göre A.B.D. gerçeği esas olarak şu üç nedenden ötürü inkar etmek zorunda kalmıştır:

* Siyasi otoritenin sarsılması: A.B.D. devletinden daha güçlü bir otoritenin bulunduğu kanısının yaygınlaşmasından duyulan rahatsızlık.
* Dinsel otoritelerin sarsılması ve sosyal karışıklıklar: Uzaylıların varlığının anlaşılması sonucunda dünyada yerleşik düzeni sağlayan birçok sistemin bozulma olasılığından, dinsel ve sosyal alanlar gibi çeşitli alanlarda oluşabilecek karışıklıklardan duyulan rahatsızlık.
* UFO fenomeninin yararlanılabilecek bir askerî sır olarak görülmesi.

Fransa'daki soruşturmalar

Fransa da konu hakkında birçok araştırma örgütleri kurmuştur. Bunlardan biri, kısa adı GEPAN (Fr. Groupe d'étude des phénomène aérospatiaux non identifiés) olan “Tanımlanamamış Hava-uzay Fenomenlerini İnceleme Grubu”dur. CNES’e bağlı resmî bir örgüt olan GEPAN Toulouse’da üslenmiş olup, UFO fenomeni incelemekle görevlendirilmiştir. 1977’de Claude Poher’nin öncülüğüyle kurulan GEPAN UFO fenomeni üzerine incelemelerde bulunmak ve Ulusal Jandarma Kuvvetleri’nin, sivil havacılığın, Hava Kuvvetleri’nin ve Meteoroloji Müdürlüğü’nün (Météo-France) konuya ilişkin olarak tuttuğu raporları düzenlemek amacındaydı. Birçok istatistikî inceleme yayımlamıştır. Bir başka görevi kamuyu ”teknik notlar”la UFO’lar hakkında bilgilendirmektir. İlk başkanlığını 1977’den 1978’e kadar Claude Poher yapmıştır. Poher başlangıçta CNES’in Jean-Jacques Velasco gibi üyelerinin yarı resmî işbirliğinden yararlanan bir sekreter konumundaydı. Başarılı çalışmalarının ardından 1978’de on kadar üyeden oluşan GEPAN, 7 bilgin ve mühendisten oluşan bir bilim kurulu tarafından denetlenir konuma gelmişti. Daha sonra UFO’larla ilgilenen Jean-Pierre Petit gibi diğer Fransız bilim insanları da GEPAN’la işbirliği yapmaya başladılar ve Poher bazı ufolojik kurumlarla da ilişki kurdu. 30 Aralık 1978’de istifa eden Poher’nin yerine matematikçi Alain Esterle geçti ve GEPAN’ın müdürü oldu. Esterle’in yönetim dönemi GEPAN’ın gösterişli dönemi olmuştur. GEPAN’a tanınan kredilerin artmasıyla birlikte, Esterle örgütün faaliyetini arttırdı ve örgüt tam hızla çalışmaya başladı. Fakat 1983’te CNES hiyerarşisinin baskısı Esterle’i istifa etmek zorunda bıraktı. GEPAN ve ordu bazı manyetohidrodinamik deneylerinde bulundular. Müdürlük makamına 1983’te optik uzmanı olan Jean-Jacques Velasco getirildi. Velasco döneminde ufologlar örgütü fazla tedbirli davranmakla eleştirmelerine rağmen, akılcı bilginlerin çoğu GEPAN’ın varlık nedenini tanımayıp reddettiler. Ayrıca CNES GEPAN’a desteğini azalttı. 1983’ten itibaren GEPAN’ın bilim kurulu dağıtıldı, “teknik notlar”ın yayımlanması durduruldu ve örgütün faaliyeti iyice azaltıldı. Sonunda 1988’de GEPAN’ın yerini SEPRA aldı. Kısa adı SEPRA (Fr.Service d'expertise des phénomènes de rentrée atmosphérique) olan “Atmosfere girmiş fenomenler hakkında bilirkişi incelemesi dairesi”nin iki amacı vardı: Meteor ve uyduların atmosfere girişlerini incelemek, önceden bilebilmek ve ayrıca, kısa adı PAN (Fr. phénomènes aérospatiaux non identifiés) olan “tanımlanamayan hava-uzay fenomenleri”ne (UFO’lara CNES’çe verilen ad) ilişkin enformasyonları incelemek. Kurumun çalışmaları 2000 yılında yalnızca “tanımlanamayan hava-uzay fenomenleri”nin incelenmesine indirgendi. GEPAN’ın aksine, SEPRA sıkı incelemeler sürdürmek üzere tüm gerekli araçlarla donatılmış değildi ve vardığı sonuçları kamuya duyurmak üzere hiçbir “teknik not” yayımlamadı. SEPRA bilimsel soruşturmalara yönelemezdi, Jandarma Kuvvetleri’nin tüm UFO raporlarını ve pilotların UFO gözlem raporlarını toplamakla yetindi. 2001 ve 2002’de SEPRA’yı dağıtma niyetindeki CNES, bilim insanlarından, politikacılardan ve ordunun ünlü isimlerinden oluşan bir heyete UFO fenomeninin incelenmesinin gerekli olup olmadığını konusunda kararını sordu. Heyetin vardığı karara göre, UFO’ların incelenmesi bilimsel bir yarar sağlayabileceği yönündeydi ve bu karar SEPRA’yı geçici olarak kurtarmıştı. Buna rağmen CNES, 2004’te, iç yapılanmasını sebep göstererek SEPRA’yı resmen dağıtma kararı aldı. Kararın asıl nedeni M. Velasco’nun bazı UFO’ların Dünya-dışı kökenli olduğu görüşünü benimsemeye başlaması ve bu konuda bir kitap yayımlamasıydı. Fakat 2005’te bir bakıma SEPRA’nın yeniden doğuşu denebilecek GEIPAN ortaya çıktı.

Kısa adı GEIPAN (Groupe d'études et d'informations sur les phénomènes aérospatiaux non identifiés) olan “Tanımlanamayan Hava-uzay Fenomenleri İnceleme ve Enformasyon Grubu” kuruluşunu, yönelimlerinin neler olması ve işleyişinin nasıl olması gerektiği konusunda CNES’e tavsiyelerde bulunarak kılavuzluk etmiş bir kurulun himayesine borçludur. CNES’in eski müdürü Yves Sillard’ın başkanlık yaptığı bu kurul, Fransız sivil ve askerî otoritelerini (Jandarma Kuvvetleri, Emniyet Müdürlüğü, Sosyal Güvenlik, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, Hava Kuvvetleri) ve bilim dünyasını (Bilimsel Araştırma Ulusal Merkezi, Meteoroloji Müdürlüğü, CNES) temsil eden 15 üyeden oluşmuştu.

GEIPAN’ın soruşturması sonucunda, CNES’in dosyalarında mevcut yaklaşık 1600 olaydan bazıları “tanıklıkların kesinliğine ve elde edilen maddi unsurların kalitesinin kesinliğine” rağmen “açıklanamaz” olarak kalmıştır. Bu olaylar “D kategorisine giren olaylar” ya da kısaca “PAN D” olarak adlandırılırlar.

GEIPAN soruşturmacıları tarafından sürdürülmüş bu incelemeden şu sonuçlar elde edilmiştir:

* Olayların % 9’u destekli kanıtlarla tanımlanabilmiş, yani teşhis edilebilmiştir (A kategorisi).
* Olayların % 33’ü biçimsel kanıt olmaksızın muhtemelen tanımlanabilmiştir. (B kategorisi)
* Olayların % 30’u fiziksel verilerin eksikliği veya tanıklıkların kesin olamayışı nedeniyle tanımlanamaz olarak nitelendirilmiştir. (C kategorisi)
* Fenomenlerin % 28’i tanımlanamamıştır.(D kategorisi, UFO’lar)

Fransa’da sivillerce gözlemlenen UFO olaylarını arşivleyen bir devlet kurumu olan GEIPAN’ın yanı sıra, bir de SEMOC (Gizemli Göksel Nesneleri İnceleme Dairesi) kısa adıyla bilinen, varlığı 12 Ocak 1959’da kamuya açıklanmış olan bir askerî kurum bulunmaktadır. GEIPAN’ın aksine, arşivleri milli savunma dahilinde tutulur (gizli tutulur).

1990’ların başlarında Avrupa Birliği’ndeki “Enerji, Araştırma ve Teknoloji Kurulu” UFO’lar üzerine yapılabilecek bir araştırmanın uygunluğunu inceledi. İnceleme sonucunda Şubat 1993’te kurul sözcüsü İtalyan fizikçi Tullio Regge, raporunda, Avrupa’da dönemin SEPRA modelini örnek alacak bir araştırmanın uygulanmaya koyulmasını tavsiyesinde bulundu. Bu çözüm, bilimsel herhangi bir itiraz ve neden olmamasına karşın, politik ve bütçeye ilişkin ekonomik nedenlerle Avrupa Parlamentosu’nda tartışılmadı. Buna karşılık konu Fransa’da GEIPAN’ın kurulmasıyla ve arşivlerinin tümünü kamuya açıklamasıyla gelişme gösterdi.

Diğer ülkeler

İngiltere’de UFO’lar konusunda birçok soruşturma yapıldı. Bu soruşturmalardan bazılarının içeriği kamuya açıklandı. Son yapılan açıklamada (Ekim 2008) İngiliz devlet arşivlerindeki "160 kuşkulu UFO vakası"nın kamuya aktarılacağı bildirilmiştir. Diğer ülkelerin çoğunda konuyla ordu ya da istihbarat servisleri (SSCB’de KGB), Peru gibi bazı ülkelerde ise sivil kuruluşlar ilgilenmiştir.

Tanıklar

A.B.D.’deki A.B.D. Hava Kuvvetleri raporlarına göre 10.147 UFO olayının incelendiği Mavi Kitap Projesi’nde adı geçen UFO tanıklarının % 1’i profesyonel ve amatör astronomlardan oluşuyordu. 1950’li yıllarda astronomi profesörü Joseph Allen Hynek 40 kadar meslektaşı üzerinde yaptığı ankette bunların % 10’unun açıklanamaz fenomenler gözlemlediğini saptamıştı. Bu gözlemde bulunan meslektaşları arasında Plüton gezegeninin kaşifi Clyde William Tombaugh ve New-Mexico Üniversitesi Meteor Enstitüsü müdürü Lincoln La Paz da yer almaktaydı. 1970’li yıllarda ise Prof. Peter A. Sturrock Amerikan Astronomi Kurumu’nun (İn.American Astronomical Society) 2611 üyesi üzerinde adları kamuya açıklanmayacağına dair garanti vermek şartıyla, benzer bir anket yaptı.Anket sorularını üyelerin yarısı yanıtlamıştı ve yanıtlayanların % 5’i “tanımlanamayan hava-uzay fenomenleri” gözlemlemiş olduğunu belirtmişti.Fransa’da GEIPAN’ın arşivlerinin 22 Mart 2007’de kamuya açıklanmasından beri pek çok UFO tanığının bilimsel eğitimden geçmiş kişiler (pilotlar, hava-uçuş kontrolörleri vs.) olduğu anlaşıldı. Bunlar psikolojik testlerden geçmiş, sağduyulu, itibarlı, sözüne güvenilir kişilerdi. Ayrıca GEIPAN arşivlerine göre, UFO gözleminde bulunanların pek çoğu havacılık mühendisleriydiler.

Ufoloji

Ufoloji UFO’larla ilgili tüm verileri (fotoğraflar, tanıklık ifadeleri, toprakta bırakılan izler vs.) toplamak, incelemek ve yorumlamaktan ibaret olan, resmî olmayan, genellikle amatör bir disiplindir. Kenneth Arnold’un gözleminin ve Roswell Olayı’nın medyaya yansıdığı 1950 yıllarında fenomeni anlamak ve bu konuda daha fazla bilgilenmek gereğini gören kişilerin çabalarıyla ortaya çıkmıştır. Ufolojiyi UFO’ları inceleyen ABD Hava Kuvvetleri ve CNES gibi kurumların incelemelerinden ayırt eden temel özellik, ufolojinin UFO’ların resmî olmayan bir incelemesi olmasıdır. Ufologların hepsi UFO olaylarının hepsini Dünya-dışı canlılara bağlamazlar, ufologların bir kısmı bazı UFO olaylarının sosyopsikolojik nedenleri üzerinde dururken, bir kısmı da bazı UFO fenomenlerinin ruhsal mahiyeti olan paranormal fenomenler olabileceği görüşündedir. Ufologlar arasında bilim insanları ve mühendisler de bulunmakla birlikte, ufologlar genellikle bilimsel formasyon almamış kişilerden oluşur. Ufoloji, ufologların görüşlerine karşıt olanlarca bir sözdebilim olarak kabul edilir.

Açıklanamayan vakalar hakkında yorum ve varsayımlar

Devlet organlarının sunduğu resmî istatistikler UFO tanıklıklarının çoğunun bilinen fenomenlerin yanlış yorumlanmasından ya da yanlış teşhisinden kaynaklandığını göstermektedir. Tartışma konusu, bu yanlış değerlendirmelerin sözkonusu olduğu olaylar değil, hiçbir şekilde açıklanamadan kalmış olaylardır. Açıklanamayan UFO olayları konusunda "Dünya-dışı canlılar hipotezi"ne karşı kuşkucular şu iki iddiayı benimsemişlerdir: Kuşkuculara göre, "Dünya-dışı canlılar hipotezi"ni destekleyecek sağlam maddi kanıtların sözkonusu olmadığı UFO gözlemleri ya bilinen veya bilinmeyen sosyopsikolojik nedenlerden kaynaklanmaktadır.
ya da UFO’lar bazı devletlerin gizli silahlarıdır Fakat bazı bilim insanları ve ufologlar çeşitli devletlerin yaptığı resmî soruşturmalarda açıklanamamış UFO olaylarının sosyopsikolojik açıklamalarla açıklanamayacak mahiyette olduğunu ileri sürerek bu iddiayı reddetmişlerdir. Bu iddiayı reddeden bilim insanları arasında Carl Sagan, Peter A. Sturrock, Josef Allen Hynek Philip Morrison, Thornton Page ve GEIPAN’ın halihazırdaki üyeleri sayılabilir.NASA’nın aeronotik uzmanları olan Richard F. Haines ve Paul R. Hill çeşitli UFO olaylarını incelemiş ve konu hakkında teknik eserler yayımlamışlardır. Jean-Pierre Petit, Jean-Jacques Velasco ve COMETA adlı kurumun üyeleri « Dünya-dışı canlılar hipotezi »ni savunan Fransız bilim insanlarına örnek olarak gösterilebilir.

Uçandaire benzeri Dünya yapımı araçlar


Kabiliyetleri bakımından pek başarılı olmasalar da, uçandaire modeli esas alınarak çeşitli hava araçları üretilmiştir. Bunlara örnek olarak gösterilebilecek Avrocarve M200G Volantor sınırlı sayıda üretilmiştir. Bunlardan Avrocar’ın dikine iniş ve kalkış yeteneğiyle çatışma hallerinde jip ve helikopterin yerini alabileceği düşünülüyordu; fakat deneme uçuşlarında yetersiz kaldığı görüldü; çok güçlü bir türbojet (türboreaktör) motoruna sahip olmasına rağmen yerden ancak 4-5 fit yüksekliğe çıkabiliyordu. Üretilen uçandaire benzeri insansız araçlar daha başarılı oldu. Bunlardan biri olan Sikorsky Cypher, pervane kanatları korunur tarzda, orta kısımda kalacak şekilde, bir disk biçiminde yapılmıştır.

Aeronotik alanındaki şirketler, genellikle "Kara Proje" kapsamında, uzay uçuşlarında kullanılabilecek daha gelişmiş uçandaire biçimli araç önerilerinde bulunmuşlardır. Lenticular Reentry Vehicle adlı uzay aracı projesi ABD’nin Convair kurumunca yürütülen gizli bir projedir. British Rail (özelleştirilen İngiliz Demiryolları) şirketi de nükleer füzyon ve süperiletkenlik gibi pek keşfedilmemiş teknolojilerin kullanılacağı, gezegenler arası yolcu taşımayı öngören, uçandaire benzeri bir araç üzerinde çalışmaktadır. Fakat proje patent aşamasını geçmiş değildir. 2005’te A.B.D.’de vakum basıncıyla sevk edildiği ileri sürülen bir uzay aracına patent verilmiştir. NASA'da çeşitli uçuş tekniklerinin kullanıldığı henüz açıklanmamış çalışmaların olduğu ileri sürülür.

Dünya-dışı canlılar hipotezi

Dünya-dışı canlılar hipotezi kısmen evrende Dünya-dışı canlıların varlığı olasılığı üzerine kuruludur. Savunucuları 1960’lı yıllarda Frank Drake’in ortaya koyduğu “Dünya-dışı uygarlıkların sayısının matematiksel olasılık yoluyla hesabı”na ilişkin “Drake denklemi” sonuçlarını göz önüne alırlar. Hipoteze göre, eğer insan evrimin doğal bir üretimi ise (önceden mevcut değilse, yaratılmamışsa veya birilerince imal edilmemişse), bu takdirde, evrende Dünya’ya benzeyen veya benzemeyen, koşulları yaşamın oluşmasına elverişli çok sayıda gezegen olduğuna göre, insanın benzerleri ya da daha gelişmişleri evrenin birçok yerinde mevcut olabilir.

Yapılan matematiksel hesaplamada gezegenlere sahip olan yıldızların sayısı, gezegenlerinden birinin yıldıza uygun uzaklıkta olması vb. gibi parametreler kullanılır. Hesap sonucunda evrenin gözlemleyebildiğimiz kısmında (100 milyar galakside) yaşamın oluşmasına elverişli bir gezegene sahip yıldızların sayısı 7×1022 olarak çıkmaktadır. Bu hesaplamayla yalnızca 300 milyar yıldız içeren Samanyolu galaksimizde olması mümkün Dünya-dışı uygarlıkların sayısı yirmi ile birkaç milyon arasındadır.

Dünya’nın Dünya-dışı canlılarca ziyaret edildiği iddiasının karşısında duran temel engel Einstein’ın özel görelilik kuramıdır. Astronomların çoğunda şu görüş hakimdir: "Evet evrende yaşam olması çok muhtemeldir, fakat bizden daha ileri bir uygarlık olsa bile, uzayda ışık yılıyla ölçülen mesafeler o kadar büyüktür ki, gezegenimize gelmek için yapabilecekleri bir yolculuğa ömürleri yetmez."

Dünya-dışı canlılar hipotezini savunanlar ise Einstein’ın özel görelilik kuramının evrenin tümü için geçerli, mükemmel bir kuram olmadığı ve şimdiki teknolojik bilgilerimizin bu yıldızlar arası yolculukları tartışmaya yeterli olmadığı görüşünde olup, ışık yılı ile ölçülen büyük uzaklıkların farklı yöntemlerle geçilebileceğini varsayan hipotezlere işaret ederler. Kimi bilim insanlarına göre, ışık hızını aşmanın uygulanamaz oluşuna rağmen, bu sorun bilimsel olarak, özel görelilik kuramına karşı düşmeden, solucan deliklerinden veya başka sistemlerden yararlanma yoluyla aşılabilir.

Kaynak Alıntısı : Vikipedia